E-ISSN 2602-4837
Tr-ENT: 18 (2)

Cilt: 18  Sayı: 2 - 2008

1.
Endoscopic adenoidectomy
Endoskopik adenoidektomi
Cevat UÇAR
Sayfalar 66 - 68
Amaç: Nazofarenksteki hipertrofik adenoid dokuları için çocuk hastalarda uygulanan endoskopik adenoidektomi ameliyatları değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Burun tıkanıklığı, ağızdan soluma, horlama, iştahsızlık, yaşıtlarına göre gelişme geriliği ve işitme azlığı yakınmalarından hepsi ya da birkaçı ile başvuran ve adenoid hipertrofisi tanısı konan 125 hastaya (67 erkek, 58 kız, ort. yaş 4.8±2.4, dağılım 2-15) genel anestezi altında endoskopik adenoidektomi ameliyatı yapıldı. Ameliyat öncesinde endoskopik rinoskopi yapılabilen 48 hastada nazal pasajı tam ya da tama yakın tıkayan adenoid kitle saptandı. Endoskopik rinoskopi yapılamayan hastalarda ise, lateral kraniyal yumuşak doku radyografilerinde nazofarenkste havayolunu daraltan kitle görüldü. Ameliyat sonrası kontroller 1 ve 4. haftalarda fizik muayene ve ebeveyn memnuniyeti değerlendirilerek yapıldı. Dördüncü hafta sonunda uyumlu hastalara endoskopik rinoskopi yapıldı. En son kontroller ikinci yıl sonunda yapıldı. Bulgular: Dördüncü hafta sonunda hiçbir hastada burun tıkanıklığı ve buna bağlı yakınmaya rastlanmadı. Ameliyat sonrasında endoskopik rinoskopi yapılabilen 39 hastada adenoid dokuların tama yakın ortadan kalktığı görüldü. İki yıl sonunda hastaların hiçbirinde tekrarlayan adenoid hipertrofisine rastlanmadı. Sonuç: Nazofarenksteki hipertrofik adenoid dokular, özellikle de nazal kaviteye taşan adenoid dokular endoskopik adenoidektomi ile doğrudan görüş altında tamamen ortadan kaldırılabilir. Endoskopik adenoidektomi, adenoid dokunun ne kadarının alınabildiğini kontrol imkanı sağladığından konvansiyonel adenoidektomiye göre daha tatmin edici bir yöntemdir.
Objectives: This study evaluated endoscopic adenoidectomy operations performed in children for hypertrophic adenoid tissue in the nasopharynx. Patients and Methods: A total of 125 patients (67 boys, 58 girls, mean age 4.8±2.4 years, range 2 to 15 years) underwent endoscopic adenoidectomy under general anesthesia for one or more of the following complaints: nasal obstruction, mouth breathing, snoring, loss of appetite, slower development than peers, and decreased hearing. Preoperatively, 48 patients were eligible for endoscopic rhinoscopy, which showed an adenoid mass causing total or almost total obstruction of the nasal passage. In the remaining patients, lateral cranial radiographs showed a mass narrowing the air passage in the nasopharynx. Postoperative controls were carried out at one and four weeks by physical examination and an inquiry into patents' satisfaction. In addition, endoscopic rhinoscopy was performed in the fourth week in eligible patients. Final controls were carried out at the end of the second year. Results: At the end four weeks, none of the patients had nasal obstruction or related complaints. Postoperative endoscopic rhinoscopy performed in 39 patients showed almost complete removal of adenoid tissues. None of the patients exhibited recurrent adenoid hypertrophy at the end of two years. Conclusion: Hypertrophic adenoid tissue in the nasopharynx, especially those encroaching on the nasal cavity, can be removed completely under direct endoscopic visualization. Endoscopic adenoidectomy is a more satisfactory method than conventional adenoidectomy, because it allows control of how much adenoid tissue is removed.

2.
Reduction of the inferior turbinates with a microdebrider
Alt konkanın mikrodebrider ile redüksiyonu
Hasan TANYERİ, Zerrin BOYACI
Sayfalar 69 - 73
Amaç: Hipertrofik alt konkalara submukozal mikrodebrider konka redüksiyonu uygulanan olgularda elde edilen sonuçlar değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Alt konka hipertrofisi nedeniyle mikrodebrider ile alt konka redüksiyonu uygulanan 503 hastanın (190 kadın, 313 erkek, ort. yaş 28, dağılım 18-68) sonuçları geriye dönük olarak değerlendirildi. Alt konkalar, anterior rinoskopi ve nazal endoskopi ile ameliyat öncesi ve sonrası üçüncü haftada değerlendirildi. Alt konkaların büyüklükleri derece I-III olarak sınıflandırıldı. Ameliyat öncesinde 384 hastada derece II, 119 hastada derece III konka hipertrofisi vardı. İki yıl takip edilen hasta sayısı 116 idi. Bulgular: Ameliyattan üç hafta sonraki incelemede derece III konka hipertrofisine rastlanmadı, 435 hasta derece I, 68 hasta derece II olarak değerlendirildi. İki yıllık takibi yapılan hastalarda da derece III turbinat görülmedi (76 olguda derece I, 40 olgude derece II). Hastaların %95'inde burun tıkanıklığı yakınması üç hafta içerisinde düzeldi. İki yıllık takibi yapılan 116 hastada bu yakınma tekrarlamadı. Hastalarda ameliyat sonrası erken dönemde kabuklanma görülmedi ve iyileşmenin hızlı olduğu izlendi. Mukozada yırtılma en sık izlenen komplikasyon (n=114, %22.6) idi. Ameliyat sonrası kanama sadece bir hastada (%0.2) görüldü. Sonuç: Submukozal mikrodebrider konka redüksiyonu çabuk iyileşme sağlayan, başta ameliyat sonrası kabuklanma olmak üzere komplikasyon oranlarını azaltan güvenilir bir seçenektir.
Objectives: We evaluated the results of submucosal microdebrider turbinate reduction in patients with inferior turbinate hypertrophy. Patients and Methods: The study included 503 patients (190 females, 313 males, mean age 28 years, range 18-68 years) who underwent turbinate reduction by a microdebrider for inferior turbinate hypertrophy. The inferior turbinates were examined by anterior rhinoscopy and nasal endoscopy before and three weeks after surgery and their size was graded from I to III. Preoperatively, 384 patients had grade II, 119 patients had grade III inferior turbinates. Of the study group, 116 patients completed a follow-up of two years. Results: At three weeks after surgery, none of the patients had grade III turbinates, 435 patients and 68 patients were evaluated as grade I and II, respectively. At the end of two years, none had grade III turbinates, 76 patients were grade I, 40 patients were grade II. Complaints of nasal obstruction disappeared in three weeks in 95% of patients and it did not recur in all 116 patients at the end of two years.In the early postoperative period, crusting was not observed and recovery was quick. The most common complication was mucosal tears (n=114, 22.6%). Bleeding was seen in only one patient (0.2%). Conclusion: Submucosal microdebrider turbinate reduction is a safe alternative procedure and provides rapid healing with low complication rates, especially postoperative crusting.

3.
Endoscopic approach in patients with choanal polyps
Koanal polipli olgularda endoskopik yaklaşım
Hüseyin ALTUN, Ayşenur Meriç TEKER, Murat CERAN, Orhan GEDİKLİ
Sayfalar 74 - 78
Amaç: Koanal polip nedeniyle endoskopik yaklaşımla tedavi edilen olgular değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya koanal polip nedeniyle endoskopik yaklaşımla ameliyat edilen 12 hasta (5 kadın, 7 erkek, ort. yaş 25, dağılım 10-49) alındı. Hastalar ameliyat öncesinde endoskopik nazal ve nazofarengeal muayene, paranazal sinüs bilgisayarlı tomografisi ile değerlendirildi, kanda total IgE ve spesifik IgE düzeylerine bakıldı ve deri testi yapıldı. Yedi olguda (%58) antroakoanal polip, iki olguda (%17) etmokoanal polip, iki olguda sfenokoanal polip, bir olguda (%8) konkakoanal polip vardı. Etmokoanal polipli olgularda anterior ethmoidektomi uygulandı. Sfenokoanal polipli olgularda intranazal polipektomi yapıldı. Endoskopik olarak polipin köken aldığı mukoza tam belirlenemeyen antroakoanal polipli iki olguda transkanin sinoskopi yapıldı. Bütün olgularda polipin köken aldığı mukoza temizlendi. Kontrol incelemeleri birinci ve altıncı aylarda ve birinci yılda yapıldı. Bulgular: Hastalarda en sık rastlanan semptomlar burun tıkanıklığı (%70) ve burun akıntısı (%52) idi. Alerji testlerinde antroakoanal polipli iki olguda alerji saptandı. Komplikasyon olarak iki olguda hafif kanama görüldü. Bir yıl izlem sonunda hiçbir olguda nüks saptanmadı. Sonuç: Koanal polipli olgularda endoskopik yaklaşım tüm yaş gruplarında uygulanabilir ve morbidite oranı düşük bir tedavi yöntemidir.
Objectives: We evaluated the results of endoscopic treatment for choanal polyps. Patients and Methods: Twelve patients (5 females, 7 males, mean age 25 years, range 10 to 49 years) underwent endoscopic surgery for choanal polyps. Preoperatively, all the patients were evaluated with endoscopic nasal cavity and nasopharyngeal examination and computed tomography of the paranasal sinuses. In addition, serum total and specific IgE levels were measured and prick test was performed. There were seven antrochoanal (58%), two ethmochoanal (17%), two sphenochoanal polyps, and one patient (8%) had a chonchachoanal polyp. Anterior ethmoidectomy and intranasal polypectomy were performed for ethmochoanal and sphenochoanal polyps, respectively. Two patients in whom antral part of the mucosa could not be clearly determined underwent transcanine sinoscopy. In all the patients, the mucosa giving rise to polyps was removed. Evaluations were made at one and six months and at the end of a year. Results: The most common symptoms were nasal obstruction (70%) and nasal discharge (52%). Allergic tests were positive in two patients with antrochoanal polyps. The only complication was mild bleeding in two patients. No recurrences were encountered within a year follow-up. Conclusion: Endoscopic approach for choanal polyps can be applied at all ages and it is associated with low morbidity.

4.
The results of specific immunotherapy for house dust mites in patients with allergic rhinitis
Alerjik rinitli hastalarda ev tozu akarlarına karşı uygulanan spesifik immünterapi sonuçları
Ethem ŞAHİN, Ebru TAŞ, Emine Nur DAĞTEKİN ERGÜR, B. Deniz ÇUHALI, A. Okan GÜRSEL
Sayfalar 79 - 84
Amaç: Ev tozu akarlarından olan Dermatophagoides pteronyssinus ve D. farinae alerjenlerine karşı uygulanan spesifik immünterapinin (SİT) üç yıllık klinik ve laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Alerjik rinit tanısı konan ve duyarlı olunan alerjenlere (D. pteronyssinus ve D. farinae) karşı diğer tedavi yöntemleriyle yeterli sonuç alınamayan 26 hastaya (6 erkek, 20 kadın, ort. yaş 28, dağılım 17-56) üç yıl boyunca subkutan SİT uygulandı. Tüm hastaların tedavi öncesi ve sonrası burun tıkanıklığı, burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık, baş ağrısı, göz yakınmaları, koku alma sorunları derecelendirildi ve periferik kan eozinofil, total IgE ve spesifik IgE değerleri ölçüldü. Bulgular: Deri testinde şiddetli D. pteronyssinus ve D. farinae pozitifliği tedavi öncesinde sırasıyla 26 (%100) ve 18 hastada (%69.3), tedavi sonrasında ise üç (%11.5) ve dört hastada (%15.4) görüldü (p=0.0001 ve p<,0.005). Üç yıllık SİT sonrasında, hastaların kan eozinofil, total IgE ve spesifik IgE düzeylerinde ve burun, baş ve gözle ilgili tüm yakınmalarında anlamlı düşüş kaydedildi. Sonuç: Spesifik immünterapi alerjik rinit hastalarının yakınmalarını azaltmaktadır. Uygun hasta seçimi yapıldığı ve uzman kişilerce uygulandığı takdirde, SİT alerjik rinitte etkili bir tedavi yöntemidir.
Objectives: We evaluated three-year clinical and laboratory results of specific immunotherapy (SIT) for allergenic house dust mite species, Dermatophagoides pteronyssinus and D. farinae. Patients and Methods: The study included 26 patients (6 males, 20 females, mean age 28 years, range 17-56 years) who had allergic rhinitis and were found to be sensitive to D. pteronyssinus and D. farinae. Due to unresponsiveness to other treatment modalities, the patients received subcutaneous SIT for three years. Symptoms (nasal stuffiness, rhinorrhea, itching, sneezing, headache, eye symptoms, and smelling) were graded before and at the end of SIT, and blood eosinophilia, total IgE and specific IgE levels were determined. Results: At the end of three years, the number of patients that showed strong positivity to D. pteronyssinus and D. farinae decreased from 26 (100%) to 3 (11.5%) (p=0.0001) and from 18 (69.3%) to 4 (15.4%) (p<,0.005), respectively. There were significant decreases in blood eosinophilia, total IgE and specific IgE levels, and in the severity of all symptoms related to the nose, head, and eye. Conclusion: Specific immunotherapy reduces symptoms in patients with allergic rhinitis. It is an effective treatment method for allergic rhinitis if performed by trained physicians in carefully selected patients.

5.
Investigation of Helicobacter pylori colonization in pharyngeal and palatine tonsils with rapid urease test and immunohistochemical analysis
Farengeal ve palatin tonsil örneklerinde hızlı üreaz testi ve immünhistokimyasal analiz yöntemiyle Helicobacter pylori varlığının araştırılması
Emine Nur DAĞTEKİN ERGÜR, Funda EREN, Mustafa Burak ÜSTÜN, Yusuf EREN, Ebru TAŞ, Ali Okan GÜRSEL
Sayfalar 85 - 89
Amaç: Çocukların farengeal ve palatin tonsil doku örneklerinde Helicobacter pylori varlığı ve sıklığı araştırıldı. Hastalar ve Yöntemler: Kronik veya tekrarlayan tonsillit atakları ve/veya horlama yakınmaları olan 20 çocuk hasta (15 erkek, 5 kız, ort. yaş 8, dağılım 5-13) çalışmaya alındı. Hastaların 17'sine adenoidektomi ve tonsillektomi, ikisine adenoidektomi ve tonsillektomi ile birlikte iki taraflı ventilasyon tüpü, birine adenoidektomi ve iki taraflı ventilasyon tüpü uygulandı. Tüm tonsil örneklerinde hızlı üreaz testi ve immünhistokimyasal analiz yöntemi kullanılarak H. pylori kolonizasyonu araştırıldı. Bulgular: Hızlı üreaz testiyle sadece bir hastanın (%5) hem palatin hem de farengeal tonsil doku örneklerinde pozitif sonuç elde edildi. İmmünhistokimyasal analiz ise dört hastada (%20) H. pylori pozitifliği gösterdi. İki hastada farengeal tonsil doku örneğinde, iki hastada ise palatin tonsil doku örneğinde pozitif sonuç elde edildi. Sonuç: Çocukların farengeal ve palatin tonsil dokularındaki H. pylori varlığı, bu bakterinin bu bölgede kolonize olabileceğini göstermektedir.
Objectives: We investigated the presence and frequency of Helicobacter pylori in palatine and pharyngeal tonsil tissues of children. Patients and Methods: The study included 20 patients (15 males, 5 females, mean age 8.2 years, range 5 to 13 years) with chronic or recurrent tonsillitis and/or snoring. Of these, 17 patients underwent adenoidectomy and tonsillectomy, two patients underwent adenoidectomy and tonsillectomy with bilateral ventilation tube insertion, and one patient underwent adenoidectomy with bilateral ventilation tube insertion. H. pylori colonization was sought in all tonsillar specimens by rapid urease test and immunohistochemical analysis. Results: Rapid urease test showed H. pylori colonization in the palatine and pharyngeal tonsil specimens of one patient (5%), whereas immunohistochemical analysis showed four H. pylori-positive patients (20%), whose pharyngeal tonsil (n=2) or palatine tonsil (n=2) specimens were individually affected. Conclusion: The presence of H. pylori in both palatine and pharyngeal tonsil tissues of children suggests that these tissues can be a reservoir for H. pylori.

6.
The efficacy of radiofrequency ablation technique in patients with inferior turbinate hypertrophy
Alt konka hipertrofisi olan hastalarda radyofrekans tekniğinin etkinliği
Beyazıt YILDIRIM, İsmail Önder UYSAL, Cahit POLAT, Cengiz GÖK
Sayfalar 90 - 96
Amaç: Alt konka hipertrofisine bağlı burun tıkanıklığı yakınması olan hastalarda radyofrekans enerjisi ile ablasyon tekniğinin etkinliği araştırıldı. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya radyofrekans ablasyon ile tedavi edilen 30 hasta (20 kadın, 10 erkek, ort. yaş 32±12, dağılım 17-58) alındı. Hastaların ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrası 3, 7, ve 60. günlerde nazal obstrüksiyon/konka ödemi, ağrı ve diğer yakınmaları görsel analog skala ile değerlendirildi. Yedinci günde nazal siliyer aktiviteyi ölçmek amacıyla sakarin testi, 60. günde sakarin testi ve nazal volüm değerlendirmesi için akustik rinometri ölçümleri yapıldı. Bulgular: Ameliyat öncesine göre, koku alamama skoru dışında, hastaların burun tıkanıklığı, nazal kaşıntı, kabuklanma, hapşırma, rinolali, burun akıntısı, geniz akıntısı skorlarında anlamlı derecede azalma oldu (p<,0.05). Ameliyat sonrası ağrı, analjezik kullanımına gerek kalmayacak düzeyde idi. Ameliyat sonrası nazal volüm değerlerinde artış gözlendi (p<,0.05). Nazal siliyer aktivitede önemli bir değişiklik olmadı. Ameliyat sonrası dönemde önemli bir kanama sorunu olmadı. Sonuç: Radyofrekans ile konka volümü küçültülmesi, işlemin yüksek etkinlik seviyesi, en az düzeyde invaziv olması, komplikasyon oranının çok düşük olması ve genel anestezi gerektirmeden poliklinikte uygulanabilmesi nedeniyle tercih edilebilir bir yöntemdir.
Objectives: The efficacy of the radiofrequency ablation technique was evaluated in patients with nasal airway obstruction due to inferior turbinate hypertrophy. Patients and Methods: The study included 30 patients (20 females, 10 males, mean age 32±12 years, range 17 to 18 years) treated with radiofrequency ablation. The patients were evaluated preoperatively and at 3, 7, and 60 days for nasal obstruction, turbinate edema, and other complaints using a visual analog scale (VAS). Nasal ciliary activity was evaluated by the saccharin test at 7 and 60 days, and nasal volume was measured by acoustic rhinometry at 60 days. Results: Postoperative VAS scores of nasal obstruction, nasal itching, crusting, sneezing, rhinolalia, nasal discharge, and post-nasal drip significantly decreased (p<,0.05), while hyposmia score remained unchanged. Postoperative pain was trivial and did not require analgesic use. Nasal passage volume increased significantly (p<,0.05). Nasal ciliary activity did not change significantly. No significant episodes of epistaxis were observed postoperatively. Conclusion: Radiofrequency ablation may be the treatment of choice for turbinate reduction because it is highly effective, minimally invasive with very low complication rates, and can be performed in outpatient clinics without general anesthesia.

7.
Internal jugular venous thrombophlebitis secondary to tooth extraction
Diş çekimi sonrası gelişen internal juguler ven tromboflebiti
Alper Tunga DERİN, Ufuk TEKBAŞ, Murat TURHAN, Erkan KARACA, Bülent V. AĞIRDIR
Sayfalar 97 - 100
Yirmi yaşında kadın hasta boyunda şişlik ve ağrı, ağzını açmada güçlük, nefes darlığı, bulantı, ateş, titreme yakınmalarıyla başvurdu. Öyküsünden, hastanın diş enfeksiyonu nedeniyle bir hafta amoksisilin kullandığı ve iki gün önce de aynı tarafta alt molar diş çekimi uygulandığı öğrenildi. Boyun muayenesinde, karotis üçgen bölgesinde yaklaşık 2x3 cm boyutlarında, cilt üzerinde minimal hiperemiye yol açan şişlik saptandı. İnternal juguler ven tromboflebiti tanısı ile parenteral antibiyoterapi yanı sıra antitrombotik tedavi uygulandı. Tedavinin 15. gününde patolojinin tamamen düzeldiği gözlendi. Tedavi sonrası sekizinci ayda hastanın yakınması yoktu.
A 20-year-old female patient presented with swelling and pain in the neck, difficulty in opening her mouth, dyspnea, nausea, fever, and shivering. She was prescribed amoxicillin for one week due to a teeth infection and had lower molar tooth extraction on the same side two days before. Neck examination showed a swelling, 2x3 cm in size, in the carotid triangle and minimal hyperemia on the skin. A diagnosis of internal jugular venous thrombophlebitis was made and parenteral antibiotherapy was administered along with antithrombotic therapy. Complete improvement was observed after 15 days and the patient was symptomless in the eighth month.

8.
Pseudoaneurysm of the internal carotid artery following a tonsil biopsy: endovascular repair with covered stent
Tonsil biyopsisine bağlı gelişen internal karotis arter psödoanevrizması: Endovasküler kaplı stent ile onarım
Can Alper ÇAĞICI, Osman KIZILKILIÇ, Haluk YAVUZ, Levent OĞUZKURT, Semih GİRAY, Levent ÖZLÜOĞLU
Sayfalar 101 - 105
Peritonsiller bölge kitleleri, bulundukları bölgedeki yakın ve hayati öneme sahip anatomik komşuluklar nedeniyle inceleme ve tedavi sırasında özel dikkat gerektirir. Elli yedi yaşındaki kadın hasta, başka bir klinikte sol tonsil lojundaki kitleden alınan biyopsi sonrasında gelişen internal karotis arter psödoanevrizması nedeniyle multidisipliner yaklaşımla tedavi edildi. Sol internal karotis artere lokal anestezi altında kaplı stent yerleştirildi. Ameliyat sonrası ikinci yılında asemptomatik olan hastanın boynunda nüks görülmedi.
Evaluation and management of peritonsillar masses require specific attention because of their relationship to vital neighboring anatomical structures. A 57-year-old woman developed pseudoaneurysm of the internal carotid artery following a biopsy taken at another center from a mass in the left tonsillar region. She was treated by a multidisciplinary approach and an endovascular covered stent was implanted under local anesthesia in the left internal carotid artery. No recurrence was detected in the neck and the patient was asymptomatic in the postoperative second year.

9.
Tracheo-innominate artery fistula in a laryngectomized patient
Larenjektomili bir hastada trakeo-innominat arter fistülü
Gani Atilla ŞENGÖR, Ömer AYDIN
Sayfalar 106 - 109
Trakeo-innominat arter fistülü, trakeostomi veya entübasyonun nadir fakat ölümcül bir komplikasyonudur. Bildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar İngilizce literatürde bu komplikasyon larenjektomili hastalarda yalnızca iki olguda bildirilmiştir. Kırk beş yaşında bir kadın hastada hipofarenks kanseri nedeniyle uygulanan larengofarenjektomiden bir ay sonra, kalıcı trakeostomiye bağlı, 12 mm çaplı gümüş trakeostomi kanülünün neden olduğu trakeo-innominat arter fistülü gelişti. Median sternotomi yaklaşımıyla, innominat arter Gore-Tex damar grefti kullanılarak tamir edildi ve pediküllü perikard yaması ile trakeadan ayrıldı. Ameliyat sonrası dönemde mediastinite bağlı kanamalar gelişen hasta 15. günde kaybedildi. Bu trajediye neden olan durum, trakeo-innominat arter fistülü gelişimi ve akut kanamaların önlenmesi ve bu kanamalarla baş edilebilmesi için daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Tracheo-innominate artery fistula is a rare but usually fatal complication of tracheostomy or intubation. To our knowledge, this complication has been reported following laryngectomy only in two patients. A 45-year-old woman with hypopharynx carcinoma developed tracheo-innominate artery fistula one month after total laryngopharyngoesophagectomy, as a complication of permanent tracheostomy, induced by the erroneous use of a 12-mm diameter silver tracheostomy cannula. With a median sternotomy, the innominate artery was reconstructed with Gore-Tex vascular graft interposition and separated from the trachea by a pedicled pericardial patch. Unfortunately, the patient sustained intermittent postoperative hemorrhages due to mediastinitis and died on the 15th day. After this tragic result, our attention was focused on both prevention of tracheo-innominate artery fistulas and methods of preventing and dealing with hemorrhages.

10.
Rosai-Dorfman disease presenting as laryngeal masses
Larenks kitleleri olarak kendini gösteren Rosai-Dorfman hastalığı
Serdar ENSARİ, Adin SELÇUK, Hüseyin DERE, Noelia PEREZ, Serpil DİZBAY SAK
Sayfalar 110 - 114
Ekstranodal lezyonlar Rosai-Dorfman hastalığının (RDH) tek bulgusu olabilir. Baş-boyun bölgesi RDH’de en sık tutulan bölgelerden biri olmasına karşın, hastalığın larengeal tutulumu çok nadirdir. Kırk dört yaşında bir kadın hasta ilerleyici nefes darlığı yakınmasıyla başvurdu. Öyküsünden, astım için üç yıldır tedavi gördüğü ve kendisini 15 yıldır etkileyen bir burun kitlesi nedeniyle ameliyat geçirdiği, bu lezyona da rinoskleroma tanısı konduğu öğrenildi. Fizik muayenede, sol alt gözkapağında, sağ epikantal bölgede ve sol önkolda üç adet subkutan lezyon görüldü. Lenfadenopatiye rastlanmadı. Larengoskopik incelemede, subglottik bölgede, 1 cm çapında üç adet solid polipoid kitle gözlendi. Larenksteki kitleler ve subkutan lezyonlar iki aşamalı bir ameliyatla çıkarıldı. Histolojik incelemede örneklerin hepsinde histiosit proliferasyonu görüldü. İmmünhistokimyasal boyamada tipik S-100 proteini için pozitiflik gösteren histiositler ve emperipolez gözlendi. Larenks kitleleri ve subkutan lezyonların tanısı RDH şeklinde kondu. Hastanın daha önce geçirmiş olduğu ameliyatta çıkarılan burun kitlesine ait kesitlerin yeniden incelenmesi aynı morfolojik özellikleri gösterdi. Ameliyattan dokuz ay sonra hasta sağlıklıydı ve nüks yoktu.
Extranodal lesions may be the sole manifestation of Rosai-Dorfman disease (RDD). Although the head and neck region is one of the most common extranodal sites, laryngeal involvement is very rare. A 44-year-old woman presented with a complaint of progressive dyspnea. She had a three-year history of treatment for asthma and a history of operation for a nasal mass that afflicted her for 15 years and was diagnosed as rhinoscleroma. On physical examination, she had three subcutaneous lesions, in the left lower eyelid, right epicanthal area, and left forearm, respectively. No lymphadenopathy was present. Laryngoscopic examination revealed three solid, polypoid masses in the subglottic region, 1 cm in diameter. With a two-staged operation, the laryngeal masses were excised totally together with the subcutaneous lesions. Histological examination of all the specimens showed proliferation of histiocytes. Immunohistochemical staining revealed typical S-100 protein-positive histiocytes and emperipolesis. Both laryngeal and subcutaneous lesions were diagnosed as RDD. A re-evaluation of sections from the previous operation specimen of the nasal mass showed the same morphological features. The patient was healthy without recurrence, nine months following surgery.

11.
Facial paralysis due to an occult parotid abscess
Gizli parotis apsesine bağlı fasyal paralizi
Kadir Serkan ORHAN, Tayfun DEMİREL, Elif KOCASOY ORHAN, Kubilay YENİGÜL
Sayfalar 115 - 117
Parotis bezinin selim hastalıklarının fasyal paraliziye yol açması çok nadirdir. Literatürde akut süpüratif parotitis veya parotis apsesine bağlı fasyal paralizi gelişen yaklaşık 16 olgu bildirilmiştir. Bu yazıda gizli parotis apsesine bağlı fasyal paralizi gelişen 45 yaşında bir kadın hasta sunuldu. Başlangıçta hastada fasyal paralizi yoktu ve akut parotitisi düşündüren semptom ve bulgular için tıbbi tedavi düzenlendi. Üç gün sonra hastada sol taraflı, House-Brackmann (HB) derece 5 fasyal paralizi gelişmesi üzerine yapılan ultrasonografi incelemesinde, çevre dokularda enflamasyona yol açan, 10x8 mm büyüklüğünde, pretragal hipoekoik bir kitle saptandı. Lezyondan alınan ince iğne aspirasyon biyopsisinde polimorfonükleer lökosit ve lenfositler görüldü, malign hücreye rastlanmadı. Tanı gizli parotis apsesi şeklinde kondu. Bir hafta sonra kitle kayboldu ve fasyal paralizi HB derece 4’e geriledi. İlk ayın sonunda fasyal paralizi HB derece 1 idi. Üç aylık takip sonunda hastanın fasyal sinir fonksiyonu normale yakındı.
Facial paralysis associated with benign diseases of the parotid gland is very rare. It has been reported in approximately 16 cases of acute suppurative parotitis or parotid abscess. We presented a 45-year-old woman who developed facial paralysis secondary to an occult parotid abscess. Initially, there was no facial paralysis and the signs and symptoms were suggestive of acute parotitis, for which medical treatment was initiated. Three days later, left-sided facial palsy of HB (House-Brackmann) grade 5 developed. Ultrasonography revealed a pretragal, hypoechoic mass, 10x8 mm in size, causing inflammation in the surrounding tissue. Fine needle aspiration biopsy obtained from the mass revealed polymorphonuclear leukocytes and lymphocytes. No malignant cells were observed. The lesion was diagnosed as an occult parotid abscess. After a week, the mass disappeared and facial paralysis improved to HB grade 4. At the end of the first month, facial paralysis improved to HB grade 1. At three months, facial nerve function was nearly normal.

12.
Type I Chiari malformation presenting with isolated unilateral hypoglossal nerve and vocal cord paralysis
İzole tek taraflı hipoglossal sinir ve vokal kord paralizisi ile ortaya çıkan Chiari tip I malformasyonu
E. Eylem ERTUĞRUL, Hakan CINCIK, Engin ÇEKİN, Salim DOĞRU, Atila GÜNGÖR
Sayfalar 118 - 120
Posterior fossa yapılarının foramen magnumdan çıkarak servikal kanalda kaudale doğru yer değiştirmesi olarak tanımlanan Chiari malformasyonu, yer değiştirmenin derecesine ve beraberindeki kraniyal ve servikal patolojilere göre sınıflandırılır. Yazımızda, izole sol hipoglossus ve vagus sinir paralizisi ile tiroid kartilajında asimetri olan 24 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Beyin ve beyin sapı manyetik rezonans görüntülemesinde Chiari tip I malformasyonu saptandı. Beyin cerrahisi tarafından suboksipital kraniyektomi ve servikal-1 geniş parsiyel laminektomi uygulandı. On sekiz aylık takipte hipoglossus ve vagus sinir paralizilerinde düzelme gözlenmedi.
Chiari malformation refers to caudal displacement of posterior fossa structures through the foramen magnum in the cervical canal and is classified according to the severity of displacement and accompanying cranial nerve and cervical pathologies. We presented a 24-year-old male patient who had isolated unilateral paralysis of the hypoglossal nerve and vagus nerve, with thyroid cartilage asymmetry. Chiari type I malformation was diagnosed by craniospinal magnetic resonance imaging. Suboccipital craniectomy and cervical 1-level large partial laminectomy were performed by the neurosurgery department. No improvement was observed in hypoglossal and vagal paralysis during an 18-month follow-up.

LookUs & Online Makale