E-ISSN 2602-4837
Tr-ENT: 18 (5)

Cilt: 18  Sayı: 5 - 2008

1.
Disclosure of the diagnosis to the patient with head and neck cancer
Baş-boyun kanserli hastaya tanının söylenmesi
Tamer YILDIRIM, Levent ERİŞEN
Sayfalar 273 - 279
Amaç: Bu çalışmada, baş-boyun kanserli hastaların tanının ilk söylendiği andaki duygu ve düşüncelerini öğrenmek ve, genel eğilimlerle birlikte hastanın kişisel bakış açısını da dikkate alarak, benzer hastalarla iletişimde hekimlere yol göstermek amaçlandı. Hastalar ve Yöntemler: Nisan 2005-2006 tarihleri arasında geriye dönük olarak anket çalışması yapıldı. Primer tedavi seçeneği olarak cerrahi uygulanan, en az iki yıl süreyle takip edilmiş ve son kontrollerinde halen hastalık bulgusu olmayan, baş-boyun kanserli 34 hasta (26 erkek 8 kadın, ort. yaş 52, dağılım 19-80) çalışmaya alındı. Hastalara toplam 30 sorudan oluşan çoktan seçmeli ve boşluk doldurma şeklinde anket formu uygulandı. Bulgular: Kanser tanısı, hastaların büyük çoğunluğuna hastanede hekim tarafından bildirildi. Hastaların büyük kısmı hekimin söylediklerini ve ne hissettiğini hatırlıyordu, bu hastaların yaklaşık yarısı üzüntü ve korku hissettiğini vurguladı. Hastaların hemen tamamı hekimin kullandığı dili basit ve anlaşılır bularak söylediklerini anladığını belirtti. Hastalar genel olarak tanının söylendiği ortamın rahat ve özel olduğunu, hekimin kendisine yeterli zamanı ayırdığını düşünse de, %47'lik bir oranla hekimin kendisine daha yakın davranmasını istiyordu. Sonuç: Baş-boyun kanserli hastaya tanının söylenmesi sonrası oluşan etkileri hastanın bakış açısından değerlendirmek, hekimin hasta ile konuşurken daha ilgili, şefkatli, dürüst ve ümit verici olmasını sağlayabilir ve bu da hasta memnuniyeti ile tedavi uyumunu artırabilir.
Objectives: The goal of this study was to elicit information on the feelings and thoughts of head and neck cancer patients at the time of disclosure of the diagnosis and to guide the physicians to a better communication with similar patients, taking into consideration general tendencies and the opinion of individual patients. Patients and Methods: A questionnaire-based, retrospective study was performed between April 2005 and 2006, including 34 patients (26 males 8 females, mean age 52 years, range 19 to 80 years) with head and neck cancer, who had undergone surgery as primary treatment, had been followed-up for at least two years, and were disease-free at the time of the study. A 30-item questionnaire was administered, consisting of multiple-choice and fill-in-the-blank questions. Results: The diagnosis of cancer was announced to most of the patients in the hospital by the physician. Most recalled the physicians' speech and how they felt, half of them describing depression and fear. The articulation of the informing physician was found very understandable and simple by almost all the patients. Although it was generally thought that the diagnosis had been announced in a comfortable place, taking their privacy into consideration and allocating enough time, 47% expressed their wish for a more friendly and affectionate communication. Conclusion: Evaluation of the effects of hearing a malignant diagnosis from the standpoint of a patient with head and neck cancer may make the physician's attitude more solicitous, affectionate, honest, and encouraging, which would further contribute to patient satisfaction and adaptation to treatment.

2.
Effectiveness of rapid antigen test with throat gargle in detecting group A beta-hemolytic streptococci
Boğaz gargarası ile yapılan hızlı antijen testinin grup A beta-hemolitik streptokokları saptamadaki etkinliği
Fahrettin YILMAZ, Oğuz KARABAY, Nevin KOÇ İNCE, Hasan EKERBİÇER, Esra KOÇOĞLU
Sayfalar 280 - 283
Amaç: Grup A beta-hemolitik streptokok (BHS) tanısında kullanılan hızlı antijen testlerinin (HAT) en önemli dezavantajı düşük duyarlılıklarıdır. Bu çalışmada, boğaz gargarası ile yapılan HAT'nin duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif kestirim değerleri araştırıldı. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya tonsillofarenjit öntanısı konan 106 hasta (53 kadın, 53 erkek, ortalama yaş 22±12, dağılım 16-65) alındı. Boğaz kültürü için steril pamuklu çubuk ile farenks arka duvarı ve tonsil yüzeyinden sürüntü örneği alındı. Daha sonra hastalara 10 saniye süreyle steril %0.9 NaCl ile gargara yaptırılarak örnek alındı. Bu örnekler HAT ile grup A BHS pozitifliği açısından değerlendirildi. Boğaz kültürleri standart yöntemlerle yapıldı. Bulgular: Boğaz kültürü 12 hastada (%11.3) pozitif, 94 hastada (%88.6) negatif idi. Boğaz gargarasıyla yapılan HAT beş hastada (%4.7) pozitif, 101 hastada (%95.2) negatif bulundu. Boğaz gargarasıyla yapılan hızlı antijen testinin duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla %41.7 ve %100, pozitif kestirim değeri %100, negatif kestirim değeri %93.1 idi. Sonuç: Grup A BHS tanısında boğaz gargarasıyla yapılan HAT'nin özgüllüğü, pozitif ve negatif kestirim değerleri tatmin edici bulunmasına rağmen, duyarlılığı tatmin edici bulunmadı.
Objectives: The most important disadvantage of rapid antigen tests (RAT) is low sensitivity for the diagnosis of group A beta-hemolytic streptococci (BHS). We determined the sensitivity, specificity, positive and negative predictive values of RAT in gargling samples. Patients and Methods: The study included 106 patients (53 females, 53 males, mean age 22±12 years, range 16-65 years) with an initial diagnosis of tonsillopharyngitis. Swab samples were taken from the posterior pharyngeal wall and tonsil surface with a sterile cotton swab. Then, gargle samples were obtained by gargling for 10 seconds with sterile 0.9% NaCl to be examined by the RAT for group A BHS. Throat cultures were processed using standard microbiologic techniques. Results: Throat cultures were positive in 12 patients (11.3%) and negative in 94 patients (88.6%). Rapid antigen test yielded five positive (4.7%) and 101 negative (95.2%) results. The sensitivity and specificity rates of RAT with throat gargling were 41.7% and 100%, with positive and negative predictive values of 100% and 93.1%, respectively. Conclusion: Despite satisfactory specificity, positive and negative predictive rates of RAT with throat gargling, its low sensitivity limits its use for the diagnosis of group A BHS.

3.
Evaluation of depth of invasion and tumor diameter in relation to tumor localization in laryngeal cancer
Larenks kanserlerinde tümör yerleşimine göre invazyon derinliği ve tümör çapının değerlendirilmesi
Ahmet ERSOY, Ercan PINAR, Çağlar ÇALLI, Semih ÖNCEL, Aylin ÇALLI
Sayfalar 284 - 288
Amaç: Bu çalışmada, larenks kanserlerinde tümör yerleşiminin invazyon derinliği ve tümör çapı ile ilişkisi araştırıldı. Hastalar ve Yöntemler: Larenks skuamöz hücreli karsinom tanısıyla ameliyat edilmiş 70 hastanın (ort. yaş 61±10, dağılım 38-77) boyun diseksiyonu materyallerinde metastatik lenf nodlarının sayısı, yeri, invazyon derinliği ve çapı histopatolojik olarak değerlendirildi. Tümör yerleşimine göre supraglottik, glottik ve transglottik olmak üzere üç grup oluşturuldu. Bu gruplar, tümör invazyon derinliği, tümör çapı, lenf nodu metastazı ve T evresi açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama invazyon derinliği tüm hastalarda 7.06 mm bulundu, bu değer supraglottik, transglottik ve glottik tümörlerde sırasıyla 7.76 mm, 7.05 mm ve 4.06 mm idi. Supraglottik ve transglottik tümörlerde invazyon derinliği ve tümör çapı glottik tümörlere göre anlamlı derecede daha fazlaydı (p<,0.05). Tümör çapı ile invazyon derinliği arasında anlamlı ilişki bulunurken (p<,0.05), invazyon derinliği lenf nodu metastazı ile anlamlı ilişki göstermedi (p>,0.05). Supraglottik tümörlerde T evresi büyüdükçe invazyon derinliği de anlamlı derecede artmaktaydı (p<,0.05). Transglottik ve glottik tümörlerde ise T evresi ile invazyon derinliği arasında anlamlı ilişki yoktu (p>,0.05). Sonuç: Bulgularımız, larenks kanserlerinde tümör invazyon derinliğinin tümör yerleşimi ve çapı ile anlamlı ilişkide olduğunu gösterdi.
Objectives: We investigated the relationship between tumor localization and depth of tumor invasion and tumor diameter. Patients and Methods: Neck dissection specimens of 70 patients (mean age 61±10 years, range 38 to 77 years) who underwent laryngectomy for squamous cell carcinoma of the larynx were histopathologically re-examined with regard to number and localization of metastatic lymph nodes, depth of tumor invasion, and tumor diameter. Three tumor groups (supraglottic, glottic, and transglottic) were compared with respect to depth of tumor invasion, tumor diameter, metastatic lymph nodes, and T-stage. Results: The overall mean depth of tumor invasion was 7.06 mm, being 7.76 mm, 7.05 mm, and 4.06 mm in supraglottic, transglottic, and glottic tumors, respectively. Compared to glottic tumors, depth of tumor invasion and tumor diameter were significantly higher in supraglottic and transglottic tumors (p<,0.05). Depth of invasion showed a significant correlation with tumor diameter (p<,0.05), whereas there was no correlation between depth of invasion and lymph node metastasis (p>,0.05). In supraglottic tumors, depth of invasion significantly increased in parallel with T-stage (p<,0.05). In transglottic and glottic tumors, however, there was no correlation between T-stage and depth of invasion (p>,0.05). Conclusion: Our data show that depth of tumor invasion is related with tumor location and diameter in laryngeal cancers.

4.
Thyroid masses: an analysis of 131 cases
Tiroid kitleleri: 131 olgunun değerlendirilmesi
Sedat ÇAĞLI, İmdat YÜCE, Ali BAYRAM, Ercihan GÜNEY
Sayfalar 289 - 293
Amaç: Tiroid kitlesi tanısıyla ameliyat edilen hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastalar ve Yöntemler: 1993-2007 yılları arasında tiroid kitlesi öntanısıyla ameliyat edilen 131 hastanın (80 erkek, 51 kadın) klinik bulguları, histopatolojik sonuçları ve uygulanan tedavi yöntemleri değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %48.1'inde benign, %51.9'unda malign tiroid kitlesi saptandı. Cinsiyet dağılımı benign tümörlü grupta 41 kadın (%65), 22 erkek (%35), malign tümörlü grupta 39 kadın (%57), 29 erkek (%43) şeklindeydi. Histopatolojik tanılara göre en sık rastlanan benign tiroid kitlesi multinodüler guatr (n=57, %43.5), malign tümör ise papiller karsinom (n=50, %38.2) idi. Benign tümörlü hastalarda şikayet süresi ortalama 58 ay, malign tümörlü hastalarda 30 ay bulundu. Sonuç: Tiroid ameliyatları kulak burun boğaz hastalıkları kliniğinde artarak uygulanan baş-boyun cerrahisi prosedürlerinden biri haline gelmiştir.
Objectives: We retrospectively analyzed patients undergoing surgery for thyroid masses. Patients and Methods: A total of 131 patients (80 males, 51 females) who underwent surgery for thyroid masses between 1993 and 2007 were evaluated with respect to clinical findings, histopathologic diagnoses, and treatment modalities. Results: The thyroid masses were found benign in 48.1% and malignant in 51.9% of the patients. Forty-one females (65%) and 22 males (35%) had benign thyroid masses, while 39 females (57%) and 29 males (43%) had malignant thyroid masses. According to histopathologic results, the most common benign and malignant diagnoses were multinodular goiter (n=57, 43.5%) and papillary carcinoma (n=50, 38.2%), respectively. The mean duration of complaints was 58 months for benign and 30 months for malignant tumors. Conclusion: Thyroid operations are becoming increasingly common in otorhinolaryngologic surgical procedures.

5.
Clinical signs and management strategies in thyroid masses
Tiroid kitlelerinde klinik bulgular ve uyguladığımız tedavi yöntemleri
Mustafa PAKSOY, Sedat AYDIN, Emin AYDURAN, Mehmet EKEN, Arif ŞANLI, Ömer TAŞDEMİR
Sayfalar 294 - 299
Amaç: Kliniğimizde tiroid kitlesi nedeniyle tedavi edilen hastalar klinik bulgular, inceleme ve tedavi yöntemleri ve tedavi sonuçları açısından değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya 92 hasta (72 kadın, 20 erkek, ort. yaş 45, dağılım 16-71) alındı. Klinik tanı ultrasonografi, tiroid fonksiyon testleri, sintigrafi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi bulguları ile kondu. Kırk hastaya totale yakın tiroidektomi, 25 hastaya hemitiroidektomi, 16 hastaya iki taraflı subtotal tiroidektomi, 11 hastaya total tiroidektomi uygulandı. Karsinom tanısı konan ve boyun lenf nodlarına metastaz olan hastalara lateral, anterolateral, modifiye radikal boyun diseksiyonu veya radikal boyun diseksiyonu uygulandı. Bulgular: Ameliyat sonrası histopatolojik tanılar şunlardı: Benign kolloidal nodül (n=70), papiller karsinom (n=16), medüller karsinom (n=2), anaplastik karsinom (n=2) ve Basedow Graves hastalığı (n=2). On bir hastada (%11.9) tek taraflı vokal kord paralizisi gelişti ve bir yıllık takip sonrasında bunların beşinde paralizi devam etti. İki hastada (%2.2) geçici hipokalsemi, bir hastada (%1.1) ameliyat sonrası hematom görüldü. Sonuç: Tiroid kitlelerinin yapısının ve sınırlarının ameliyat öncesinde saptanması, tedavi sonuçlarının başarılı olmasını ve komplikasyon oranlarının azalmasını sağlamaktadır.
Objectives: Patients who underwent surgery for thyroid masses were evaluated with regard to clinical symptoms, diagnostic and treatment methods, and the results of treatment. Patients and Methods: The study included 92 patients (72 women, 20 men, mean age 45 years, range 16 to 71 years). Clinical diagnoses were based on findings of ultrasonography, thyroid function tests, thyroid scintigraphy, and fine-needle aspiration biopsy. Operations performed were near-total thyroidectomy (n=40), hemithyroidectomy (n=25), bilateral subtotal thyroidectomy (n=16), and total thyroidectomy (n=11). Patients with carcinoma associated with neck lymph node metastasis also underwent lateral, anterolateral, modified radical, or radical neck dissections. Results: Postoperative histopathologic diagnoses were benign colloid nodule (n=70), papillary carcinoma (n=16), medullary carcinoma (n=2), anaplastic carcinoma (n=2), and Basedow-Graves disease (n=2). Unilateral vocal cord paralysis developed in 11 patients (11.9%), five of which persisted beyond one year follow-up. Two patients (2.2%) had transient hypocalcemia and one patient (1.1%) had postoperative hematoma. Conclusion: Preoperative determination of the structure and confines of thyroid masses increases success rates of surgical procedures and minimizes complication rates.

6.
Retropharyngeal abscesses: a retrospective analysis of 10 patients
Retrofarengeal apse: 10 olgunun geriye dönük değerlendirilmesi
Turgut KARLIDAĞ, Hayrettin Cengiz ALPAY, İrfan KAYGUSUZ, Erol KELEŞ, İsrafil ORHAN, Gülden ESER KARLIDAĞ, Şinasi YALÇIN
Sayfalar 300 - 305
Amaç: Retrofarengeal apse, anatomik yerleşimi ve üst solunum yolu tıkanıklığı oluşturabilmesi nedeniyle ciddi ve yaşamı tehdit edici bir hastalıktır. Bu çalışmada nadir görülen retrofarengeal apseli hastaların kliniği, tanı ve tedavisi değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Retrofarengeal apse tanısıyla kliniğimizde medikal ve cerrahi tedavileri yapılan 10 hastanın (6 erkek, 4 kadın, ort. yaş 9±11, dağılım 4 ay - 32 yaş) dosyaları gözden geçirildi. Hastalar, etyoloji, semptom ve bulgular, tedavi, komplikasyonlar ve hastanede kalış süresi açısından incelendi. Bulgular: Etyolojideki en sık faktör üst solunum yolları enfeksiyonu idi (%70), bunu iki hastada (%20) diş apsesi, bir hastada (%10) ise yabancı cisme bağlı yumuşak doku travması izlemekteydi. Hastaların başvuru anındaki şikayetleri sıklık sırasına göre yutma güçlüğü (%100), solunum sıkıntısı (%80), boyun hareketlerinde kısıtlılık (%80), ateş (%60) ve boyun ağrısı (%50) idi. Tedavide apse drenajı ile birlikte parenteral olarak sefazolin sodyum ve metronidazol uygulandı. Ortalama hastanede yatış süresi 7.1±5.3 gündü. Komplikasyon olarak bir hastada ampiyem, bir hastada da havayolu tıkanıklığı gelişti. Sonuç: Erken dönemde başlanan antibiyotik tedavisi ve cerrahi drenaj, retrofarengeal apseli hastalarda komplikasyon gelişimini engelleyen etkin bir tedavi yöntemidir.
Objectives: Retropharyngeal abscess is a serious and life-threatening disease due to its anatomic location and potential to obstruct the upper airway. We evaluated the clinical characteristics, diagnosis, and treatment of patients with retropharyngeal abscesses. Patients and Methods: The study included 10 patients (6 males, 4 females, mean age 9±11 years, range 4 months to 32 years) who received medical and surgical treatment with the diagnosis of retropharyngeal abscess. The patients were evaluated with respect to etiology, clinical symptoms and signs, treatment, complications, and hospital stay. Results: The most frequent etiological factor was upper airway infection (70%), followed by dental abscess in two patients (20%), and soft tissue injury due to foreign body ingestion in one patient (10%). The presenting symptoms and signs included dysphagia (100%), respiratory distress (80%), limited neck motion (80%), fever (60%), and neck pain (50%). Treatment consisted of surgical drainage and parenteral antibiotic combination of cefazolin sodium and metronidazole. The mean hospital stay was 7.1±5.3 days. Complications were seen in two patients, being empyema and upper airway obstruction, respectively. Conclusion: Surgical drainage combined with early antibiotic treatment is an effective method in the management of retropharyngeal abscesses and in preventing complications.

7.
The effectiveness of endoscopic sinus surgery in nasal polyposis
Nazal polipoziste endoskopik sinüs cerrahisinin etkinliği
Cem SAKA, Gökhan KURAN, Erkan VURALKAN, Ayhan GÖKLER, İstemihan AKIN
Sayfalar 306 - 311
Amaç: Nazal polipozisli hastalarda uygulanan fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinin etkinliği ve sonuçları değerlendirildi. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmada nazal polipozisli 407 hasta (262 erkek, 145 kadın, ort. yaş 42±12, dağılım 20-76) değerlendirildi. Bu hastaların 102'sinde (%25) astım, 25'inde (%6.1) astım ve aspirin hipersensitivitesi, 142'sinde (%34.8) anatomik varyasyon saptandı. Cerrahi tedavide Messerklinger ve Wigand teknikleri uygulandı. Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi tekniği iki taraflı uygulandı. Hastalar ameliyat öncesinde ve ameliyattan altı ay sonra endoskopik nazal muayene ve paranazal sinüs bilgisayarlı tomografisi (Lund-Mackay skoru) ile değerlendirildi. Ameliyat sonrasında nazal yıkama ve topikal steroid tedavisi uygulandı. Bulgular: Ameliyat öncesinde ortalama 17.0±4.3 olan bilgisayarlı tomografi puanı ameliyat sonrasında 8.5±4.7'ye geriledi. Bir hastada majör komplikasyon gelişti. Nazal mukozada yapışıklık en sık görülen komplikasyon (%5.4) idi. Nazal polipozis 78 hastada (%19.1) nüks etti. Nüks görülen hastaların 57'si yeniden ameliyat edildi. Sonuç: Çalışmamız, fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinin ve sonrasında kortikosteroid uygulamasının nazal polipozis tedavisinde etkili olduğunu göstermektedir.
Objectives: We evaluated the effectiveness and outcomes of functional endoscopic sinus surgery in the treatment of nasal polyposis. Patients and Methods: The study included 407 patients (262 males, 145 females, mean age 42±12 years, range 20 to 76 years) with nasal polyposis. Of these, 102 patients (25%) had asthma, 25 patients (6.1%) had asthma and aspirin sensitivity, and 142 patients (34.8%) had anatomic variations. The patients were operated on using the Messerklinger and Wigand techniques. Functional endoscopic sinus surgery was performed bilaterally. Evaluations were made preoperatively and at six months by endoscopic examination and paranasal sinus computed tomography (Lund-Mackay score). Postoperatively, the patients were treated with nasal irrigation and topical steroid spray. Results: Following surgery, the mean computed tomography score decreased from preoperative 17.0±4.3 to 8.5±4.7. Major complication occurred in one patient. Nasal mucosal adhesion was the most frequent minor complication (5.4%). Nasal polyposis recurred in 78 patients (19.1%), of whom 57 patients underwent revision surgery. Conclusion: Our data show that functional endoscopic sinus surgery combined with corticosteroid administration is effective in the treatment of nasal polyposis.

8.
A case of invasive meningioma involving the maxillary sinus
Maksiller sinüs tutulumu gösteren invaziv meningiom
Kayhan ÖZTÜRK, Ercan AKBAY, Ziya CENİK
Sayfalar 312 - 315
Meningiomlar primer beyin tümörlerinin yaklaşık %15'ini oluşturmalarına karşın, ekstrakraniyal tutulum çok nadirdir. Bu yazıda invaziv maksiller sinüs meningiomlu bir olgu sunuldu. Elli yaşında bir erkek hasta sol yanak bölgesinde şiddetli ağrı ve hassasiyet şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Öyküsünde, sol frontal lobda yerleşik bir meningiom için sekiz ay önce geçirilmiş bir ameliyat vardı. Fizik muayene ve bilgisayarlı tomografi ile sol maksiller sinüste bir kitle saptandı. Caldwell-Luc yöntemiyle alınan biyopsinin histopatolojik sonucu invaziv meningiom olarak bildirildi. Kitle sinüs mukozasıyla birlikte çıkarıldı. Cerrahi örneğin histopatolojik tanısı invaziv anjiyoblastik meningiom idi. Hastaya, rezidüel intrakraniyal tümör nedeniyle ameliyat sonrasında radyoterapi uygulandı. On bir aylık takip süresi içinde nüks görülmedi.
Meningiomas account for nearly 15% of primary brain tumors, but extracranial meningiomas are very rare. We presented a case of invasive maxillary sinus meningioma. A 50-year-old man presented with facial tenderness and severe pain in the left cheek. He had a prior surgery for a meningioma in the left frontal lobe eight months before. Physical examination and computed tomography showed a mass in the left maxillary sinus. Histopathological result of the biopsy obtained via the Caldwell-Luc approach was invasive meningioma. The mass was removed with the sinus mucosa. The histology of the resected specimen was compatible with invasive angioblastic meningioma. Postoperative radiotherapy was administered because of residual intracranial tumor. No recurrence was detected over an 11-month follow-up period.

9.
Vascular leiomyoma mimicking a carotid body tumor
Karotis cisim tümörünü taklit eden vasküler leyomiyom
Ahmet URAL, Ahmet KUTLUHAN, Veysel YURTTAŞ, Sami BERÇİN, Aykut ONURSEVER
Sayfalar 316 - 318
Düz kas dokusu ve vasküler endotelden oluşan vasküler leyomiyomlar baş-boyun bölgesinin ender görülen tümörlerindendir. Sağ karotis çatalı bölgesinde ağrısız ve yavaş büyüyen, nabazan veren kitle yakınmasıyla başvuran 32 yaşında kadın hastanın anjiyografisinde, karotis çatalında kanlanmayan, fakat iç ve dış karotis dallarını genişleten kitle saptandı. Boyun eksplorasyonu ile kitle tümüyle komplikasyonsuz çıkarıldı. Histopatolojik incelemede tanı vasküler leyomiyom olarak belirlendi. Hastanın iki yıllık takibi sırasında nüks saptanmadı.
Vascular leiomyomas are composed of smooth muscle cells and vascular endothelium. They are rarely seen in the head and neck region. A 32-year-old woman presented with a slowly-growing pulsatile mass in the right upper jugular region. Angiography showed a mass in the carotid bifurcation. It was not extensively vascularized, but displaced the internal and external carotid arteries. After neck exploration, the lesion was totally resected without any complications. Histopathologic diagnosis was vascular leiomyoma. No recurrence was detected during a two-year follow-up.

10.
Laryngeal adenoid cystic carcinoma in an adolescent
Ergen bir hastada larengeal adenoid kistik karsinom
Ömer AYDIN, Emre ÜSTÜNDAĞ, Mete İŞERİ, Cengiz ERÇİN
Sayfalar 319 - 322
Larenksin malign tümörleri çocukluk ve ergenlik döneminde çok nadir görülür. Adenoid kistik karsinom bu bölgenin malign tümörlerinin %1'den azını oluşturmaktadır. Bu yazıda, subglottik adenoid kistik karsinom saptanan 16 yaşında bir kız hasta sunuldu. Hastanın uzamış ve şiddetlenen dispne semptomları başka bir merkezde astım lehine yorumlanmıştı. İndirekt fleksibl ve rijid larengoskopide, subglottik bölgede, havayolu pasajını %80 dolduran düz bir kitle görüldü. Lezyon bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile de doğrulandı. Boyunda lenfadenopati yoktu. Hasta başarılı bir şekilde cerrahi ve ameliyat sonrası radyoterapi ile tedavi edildi. Tümörün patolojik evrelemesi AJCC 2003'e göre T4N0M0 bulundu. Hastanın altı yıllık takibi sırasında lokal nüks veya rejyonel ya da uzak metastaz bulgusu saptanmadı.
Malignant tumors of the larynx are extremely rare in children and adolescents. Adenoid cystic carcinoma accounts for less than 1% of all malignant tumors in the larynx. We presented a 16-year-old girl with subglottic adenoid cystic carcinoma, whose symptoms of prolonged and exacerbating dyspnea had been attributed to asthma at another medical center. Indirect flexible and rigid laryngoscopy revealed a smooth mass in the subglottic region occupying 80% of the airway passage. The lesion was also confirmed by both CT and MRI. There was no lymphadenopathy in the neck. The patient was successfully treated by surgery and postoperative radiotherapy. Pathological staging was T4N0M0 according to the AJCC, 2003. During six years of follow-up, there was no evidence for local recurrence or regional and distant metastasis.

11.
Management of lingual tonsillar hypertrophy using microdebrider
Lingual tonsil hipertrofisinde mikrodebrider kullanımı
Tolga KANDOĞAN, Levent OLGUN, Mehmet Ziya ÖZÜER
Sayfalar 323 - 325
Globus hissi, kronik öksürük ve boğulma nöbetleri yakınmalarıyla başvuran bir kadın hastaya yapılan endoskopik muayenede lingual tonsilin ileri derecede hipertrofik olduğu saptandı. Hastaya kısmi lingual tonsillektomi planlandı. Girişim, hasta oturur vaziyette iken, lokal anestezi altında, endoskop aracılığıyla mikrodebrider kullanılarak yapıldı. İşlem çok hafif kanama ile gerçekleştirildi. Girişimin hem cerrah hem de hasta açısından rahat ve konforlu olduğu gözlendi.Kısmi lingual tonsillektomide mikrodebrider kullanımı etkili ve yararlı bulundu.
A female patient presented with globus sensation, chronic cough, and choking attacks. Endoscopic examination showed lingual tonsillar hypertrophy. Partial lingual tonsillectomy was planned. Surgery was performed under local anesthesia in the sitting position, with the use of the microdebrider under the guidance of an endoscope. The operation was accomplished with minimal bleeding. Surgery was very comfortable and easy for both the patient and the surgeon. The microdebrider was found to be effective and useful in the management of lingual tonsillar hypertrophy.

12.
Cystic hygroma colli in adults: a report of two cases, one with atypical location
Yetişkinlerde kistik higroma kolli: biri atipik yerleşimli olan iki olgu
Fikret KASAPOĞLU, Nadir YILDIRIM
Sayfalar 326 - 329
İki yetişkin hastada, birinde atipik yerleşimli olan kistik higroma kolli (KHK) sunuldu. Yirmi üç yaşında bir erkek olan ilk olguda lezyon, boyundaki tipik yerleşim yeri olan posterior servikal üçgende idi. Diğer olgu 23 yaşında bir erkekti ve KHK submandibüler alanda yerleşimliydi ve oldukça ender görülen atipik kafa tabanı uzanımı gösteriyordu. Tanı aşamasında bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme ve ince iğne aspirasyon biyopsisinden yararlanıldı. Kesin tanı ameliyat sonrası histopatolojik inceleme ile kondu. Olguların tedavisinde cerrahi eksizyon uygulandı. İki olgunun sırasıyla 12 ve 14 aylık takibi sırasında nüks bulgusuna rastlanmadı.
We presented two adult cases of cystic hygroma colli (CHC), one with atypical location. The first patient was a 23-year-old male with CHC located in the posterior cervical triangle, its common location in the neck. The latter was a 22-year-old male whose lesion occupied the submandibular region and extended to the skull base. The diagnosis was made by computed tomography, magnetic resonance imaging, and fine-needle aspiration biopsy, and confirmed by postoperative histopathologic examination. The lesions were surgically removed in both patients, and no recurrence was encountered during postoperative 12 and 14 months, respectively.

LookUs & Online Makale