E-ISSN 2602-4837
Tr-ENT: 21 (4)

Cilt: 21  Sayı: 4 - 2011

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Miringoplasti ve miringoplastiyle birlikte mastoidektomi uygulanmış olgularda orta kulak ventilasyon fonksiyonu
Middle ear ventilation function in patients with myringoplasty alone and myringoplasty plus mastoidectomy
Sertaç Yetişer, Uğur Karapınar
PMID: 21762046  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.023  Sayfalar 179 - 183
Amaç: Bu çalışmada tek başına ve intakt kanal duvar mastoidektomisiyle birlikte miringoplasti uygulanan hastalarda orta kulak basınç değişimleri arasındaki ilişki araştırıldı.
Hastalar ve Yöntemler: Miringoplasti yapılan 102 ve intakt kanal duvar mastoidektomisi ile birlikte miringoplasti yapılan 78 hastanın timpanometrik değerleri bu retroprospektif çalışmada timpanometrik analizle incelendi. Çalışma grubu 130 erkek ve 50 kadın hastadan (ort. yaş 25.3±7.7) oluşmaktaydı. Hastalara kolesteatomla seyretmeyen kronik otit nedeniyle mastoidektomili ya da mastoidektomisiz miringoplasti uygulandı. Ameliyat sonrası takipte –100 daPa’dan düşük bir değere sahip olan hastaların normal orta kulak ventilasyonuna sahip olduğu kabul edildi. Grupların analiz sonuçlarının karşılaştırılmasında bağımsız örnekler t-testi kullanıldı.
Bulgular: Ameliyattan sonraki 3. ayda miringoplastili 60 hasta (%58.8) ile intakt kanal duvar mastoidektomili 55 hastada (%70.5) orta kulak basıncı –100 daPa’nın altında idi. Miringoplasti ve intakt kanal duvar mastoidektomisi grubunda ilk üç yılda orta kulak basıncındaki toparlanma oranı sırasıyla %70.5 ve %76.9 idi. Persistan negatif basınç oranı miringoplasti ve intakt kanal duvar mastoidektomisi grubunda sırasıyla %21.6 ve %14.1 idi. Her bir zaman aralığında iki grup karşılaştırıldığında miringoplasti grubunda negatif basınçlı hasta sayısı tüm zamanlarda intakt kanal duvar mastoidektomisi grubundakinden daha fazlaydı. Ancak iki grup zaman içindeki normalizasyon oranı açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05).
Sonuç: İlk üç ayda orta kulak ventilasyonunun normale ulaştığı hasta sayısının mastoidektomi yapılan hasta grubunda anlamlı bir şekilde daha yüksek olması, mastoidektominin basınç normalizasyonu fonksiyonu üzerindeki ilave etkisini destekler bir bulgudur. Ancak zaman içindeki normalizasyon oranı gruplar arasında farklı değildi. Orta kulak basıncı normalizasyonu devam eden dinamik bir süreç olup bir yıla kadar düzelmeler görülebilir.
Objectives: In this study we investigated the correlation between middle ear pressure changes in patients with myringoplasty alone and together with intact canal wall mastoidectomy.
Patients and Methods: The tympanometric values of 102 patients with myringoplasty alone and 78 patients with myringoplasty plus intact canal wall mastoidectomy were examined by tympanometric analysis in this retro-prospective study. The study population consisted of 130 male and 50 female patients (mean age 25.3±7.7). All patients underwent myringoplasty with or without mastoidectomy due to chronic otitis without cholesteatoma. Patients with a value of less than -100 daPa during the postoperative follow-up were considered having normal middle ear ventilation. Independent-samples t-test was used for comparison of the analyses results of groups.
Results: Sixty patients with myringoplasty (58.8%) and 55 patients with intact canal wall mastoidectomy (70.5%) had middle ear pressures less than -100 daPa at three months after surgery. The percentage of recovery over the first three years was 70.5% and 76.9% in the myringoplasty and intact canal wall mastoidectomy groups, respectively. The rate of persistent negative pressure is 21.6% and 14.1% in the myringoplasty and intact canal wall mastoidectomy groups, respectively. The number of patients who had negative middle ear pressure in myringoplasty group was higher than the number of those in intact canal wall mastoidectomy group at all intervals. However, when the rate of normalization over time was compared between two groups, no significant difference was found (p>0.05).
Conclusion: In first three months, the significantly higher number of patients achieving normal middle ear ventilation in mastoidectomy group compared to the patients without mastoidectomy is a finding which supports the additional effect of mastoidectomy on the pressure normalization function. However, the rate of normalization over time is not different between two groups. Middle ear pressure normalization is a continuous dynamic process and improvements may be seen for up to one year.

2.
Nazal septum deviyasyonlu hastalarda ameliyat başarısının yaşam kalitesi ölçeği ve objektif yöntemler ile değerlendirilmesi
Evaluation of operation success in patients with nasal septal deviation with quality of life scale and objective methods
Erdem Mengi, İbrahim Çukurova, Yusuf Yalçın, Orhan Gazi Yiğitbaşı, Yücel Karaman
PMID: 21762047  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.024  Sayfalar 184 - 191
Amaç: Bu çalışmada, nazal septum deviyasyonu tanısı konulmuş hastalarda yaşam kalitesinin septoplasti öncesi ve sonrasında değerlendirilmesi, ayrıca akustik rinometri ve rinomanometri yöntemlerinin cerrahi başarının objektif olarak ortaya konulmasındaki yeri ve öneminin gösterilmesi amaçlandı.
Hastalar ve Yöntemler: Bu çalışma septoplasti ameliyatı uygulanan 44 hasta üzerinde yapıldı. Hastaların ameliyat öncesi yakınmaları Nazal Obstrüksiyon Semptom Değerlendirme (NOSE) skalası ile değerlendirildi. Hastaların eş zamanlı olarak dekonjesyon öncesi ve sonrası akustik rinometri ve rinomanometri verileri kaydedildi. Septal cerrahi yöntemi olarak Cottle septoplastisi uygulanan hastalar, ameliyattan bir ay sonra NOSE skalası, akustik rinometri ve rinomanometri ile tekrar değerlendirildi ve bulgular ameliyat öncesi verilerle karşılaştırıldı.
Bulgular: Hastaların ameliyat öncesine göre NOSE skoru değerlerinde anlamlı azalma (p<0.05); akustik rinometri ile ölçülen minimal kesitsel alan (MKA1, MKA2) ve hacim değerlerinde anlamlı artış (p<0.05) ve rinomanometri ile ölçülen nazal direnç değerlerinde anlamlı azalma (p<0.05) görüldü. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası NOSE skoru değerleri arasında meydana gelen değişim ile akustik rinometri ve rinomanometri verilerindeki değişim arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05).
Sonuç: Kanıta dayalı tıp uygulamalarının giderek önem kazandığı günümüzde, ameliyat başarısının objektif değerlendirilmesi amacıyla akustik rinometri ve rinomanometri kullanılabilir yöntemlerdir.
Objectives: In this study we aimed to evaluate the quality of life during before and after septoplasty in patients who were diagnosed with nasal septal deviation and also to demonstrate the role and importance of acoustic rhinometry and rhinomanometry methods in objectively demonstrating surgical success.
Patients and Methods: This study was carried out in 44 patients undergoing septoplasty surgery. Patients’ preoperative complaints were evaluated by Nasal Obstruction Symptom Evaluation (NOSE) scale. The pre- and post-decongestion acoustic rhinometry and rhinomanometry data of the patients were recorded simultaneously. One month after Cottle’s septoplasty performed as the septal surgery method, patients were re-evaluated by NOSE scale, acoustic rhinometry and rhinomanometry and the findings were compared with the preoperative data.
Results: Compared to the patients’ preoperative values, a significant decrease in NOSE scores (p<0.05); a significant increase in the minimal cross-sectional area (MCA1, MCA2) and volume values measured by acoustic rhinometry (p<0.05) and a significant decrease in the nasal resistance values measured by rhinomanometry (p<0.05) were observed. No significant relationship was found between the change in patients’ pre- and postoperative NOSE score values and the change in their acoustic rhinometry and rhinomanometry data (p>005).
Conclusion: Nowadays, evidence-based medical practices are increasingly gaining importance and acoustic rhinometry and rhinomanometry are methods that can be used in objective evaluation of operation success.

3.
Birinci basamak hekimleri arasında akut bakteriyel rinosinüzit değerlendirme, tanı ve tedavi ölçütleri
Evaluation, diagnosis and treatment criteria for bacterial rhinosinusitis among primary health care physicians
Mustafa Cenk Ecevit, Ayşe Arısoy, Sabahattin Memiş, Volkan Seneger, Öznur Tokatlı, Semih Sütay
PMID: 21762048  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.025  Sayfalar 192 - 197
Amaç: Bu çalışmada birinci basamak sağlık hizmetlerini yürütmekte olan hekimlerin akut bakteriyel rinosinüziti (ABRS) değerlendirme ölçütlerinin saptanması planlandı.
Hastalar ve Yöntemler: Bu çalışma Nisan 2009 - Haziran 2009 tarihleri arasında yüz yüze anket yöntemi ile yapıldı. Hekimlerden önceden belirlenen akut bakteriyel rinosinüzit etyopatogenez, tanı ve tedavi ölçütleri ile ilgili soruları 1-5 arasında derecelendirerek yanıtlamaları istendi. Ayrıca hekimlerin demografik ve lisans eğitim bilgileri, günde gördükleri hasta sayısı, akut bakteriyel rinosinüzit tanısı konulan hasta sayısı ve aile hekimi uzmanlıkları sorgulandı.
 Otuz üç Sağlık Ocağı veya Toplum Sağlık Merkezinde 142 hekim ziyareti gerçekleştirildi. Anketi 69 hekim (34 erkek, 35 kadın; ort. yaş 44.5±5.5 yıl; dağılım 33-57 yıl) yanıtladı.
Bulgular: Hekimlik süresi 20.0±5.5 yıldı ve hekimlerin %52.2’si Aile Hekimi, %47.8’i Pratisyen Hekim idi. Tanıda öykü (%87.3) ve Waters grafisi (%74.6) en çok yararlanılan araçlar olarak belirtildi. Antibiyotiklerden, amox-clu’nun, sefuroksim aksetil’in ve levofloksasin’in sırasıyla %80.9, %76.1 ve %60.3 oranında tercih edildiği saptandı. Hekimlerin %74.6’sının radyolojik inceleme ve %96.8’inin kültür yapma olanağının bulunmadığı saptandı.
Sonuç: Ziyaret edilen hekimlerin %48.6’sı anketi yanıtlamayı kabul etti. Yapılan anket sonucunda birinci basamak sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde görev alan Pratisyen ve Aile Hekimlerinin ABRS tanı ve tedavisi için gereken ölçütleri benimsemediği saptandı. Mezuniyet sonrası eğitim kapsamında ABRS tanı ve tedavi eğitimlerinin yer almasının yararlı olacağı sonucuna varıldı.
Objectives: This study was planned to determine the evaluation criteria for acute bacterial rhinosinusitis (ABRS) among primary health care physicians.
Patients and Methods: This study was conducted with face-to-face survey method between April 2009 and June 2009. The physicians were asked to answer the prespecified questions about the etiopathogenesis, diagnosis and treatment criteria for ABRS by grading from 1 to 5. The demographic and undergraduate education information of the physicians, daily number of patients they see, the number of patients diagnosed with ABRS and family physicians specialization were asked. One hundred and forty two physicians visits were performed at 33 Health Centers or Public Health Centers. Sixty-nine doctors (34 males, 35 females; mean age 44.5±5.5 years; range 33 to 57 years) answered the survey.
Results: Medical experience was 20.0±5.5 years and 52.2% of the physicians were Family Physicians and 47.8% were General Practitioners. For diagnosis, the history (87.3%) and Waters X-ray (74.6%) were reported as the most utilized tools. Among antibiotics, amox-clu, cefuroxime axetil and levofloxacin were found to be preferred at rates of 80.9%, 76.1% and 60.3%, respectively. 74.6% and 96.8% of the physicians lacked the facility to perform radiological examination and culture, respectively.
Conclusion: 48.6% of the visited physicians agreed to answer the questionnaire. According to the results of the survey, General Practitioners and Family Physicians involved in conducting the basic health services did not assimilate criteria for diagnosis and treatment of ABRS. Training targeting ABRS should be involved for postgraduate period.

4.
Alerjik rinit tedavisinde endonazal fototerapi
Endonasal phototherapy in the treatment of allergic rhinitis
Duygu Demirbaş, Elif Aksoy, Şenol Polat, Gediz Serin, Ömer Faruk Ünal, Hasan Tanyeri
PMID: 21762049  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.026  Sayfalar 198 - 203
Amaç: Bu çalışmada, alerjik rinit tedavisinde endonazal fototerapinin yaşam kalitesi, burun tıkanıklığı ve diğer semptomlar üzerine etkisi, görsel analog ölçeği (GAÖ), sinonazal sonuç testi-20 (SNOT-20) ve akustik rinometri ile değerlendirildi.
Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya en az iki yıldır anti alerjik ilaçlara dirençli alerjik rinit yakınması olan ve fayda görmeyen 24 hasta (6 erkek 18 kadın; ort. yaş 41.3±13.0 yıl; dağılım 20-60 yıl) dahil edildi. Her hastaya Rhinolight (Rhinolight Ltd, Szeged, Hungary) ile iki hafta boyunca, haftada üç kez toplam altı seans endonazal fototerapi uygulandı. Araştırma süresince hiçbir hastaya ek tedavi uygulanmadı. Tedavi öncesi ve tedaviden bir ay sonra hastalar görsel analog ölçeği ve SNOT-20 formlarını doldurdu ve burun tıkanıklıkları akustik rinometri ile değerlendirildi.
Bulgular: Tedavi sonrası GAÖ puan ortalaması ve SNOT-20 total puan ortalaması tedavi öncesi elde edilen sonuçlardan anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.0001, p=0.0001). Hapşırma, burun akıntısı, geniz akıntısı ve öksürük gibi semptomlarda tedavi sonrası anlamlı derecede azalma vardı (p=0.0001). Burun tıkanıklığının akustik rinometri ile objektif değerlendirilmesinde tedavi öncesi ve sonrası bulgularda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.
Sonuç: Endonazal fototerapi, anti alerjik ilaçlara dirençli alerjik rinit hastalarında semptomların düzelmesinde etkin bir yöntemdir. Endonazal fototerapinin yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olduğu tespit edildi. Ancak burun tıkanıklığına etkisi objektif bir yöntem olan akustik rinometri ile saptanamadı.
Objectives: In this study, we assessed the effect of endonasal phototherapy on quality of life, nasal obstruction and the other symptoms in allergic rhinitis with visual analog scale (VAS), sinonasal outcome test-20 (SNOT-20), and acoustic rhinometry.
Patients and Methods: Twenty-four patients (6 males, 18 females; mean age 41.3±13.0 years; range 20 to 60 years) suffering allergic rhinitis refractory to anti allergic drugs for at least two years were enrolled in the study. Each patient underwent a total of six sessions of endonasal phototherapy with Rhinolight (Rhinolight Ltd, Szeged, Hungary) performed three times a week for two weeks. During course of the investigation, additional therapy was not applied to any of the patients. Before and one month after treatment, patients completed visual analog scale and SNOT-20 forms and nasal obstruction was evaluated with acoustic rhinometry.
Results: After the treatment, the mean VAS score and the mean total SNOT-20 score were found lower than the results before the therapy (p=0.0001, p=0.0001). A significant decrease was found in the scores of sneezing, nasal discharge, postnasal drainage, coughing after treatment (p=0.0001). During objective evaluation of nasal obstruction with acoustic rhinometry, no statistically significant difference was found between pre- and post-treatment findings.
Conclusion: Endonasal phototherapy is an effective modality in the treatment of symptomatology in allergic rhinitis patients refractory to antiallergic drugs. It is detected that endonasal phototherapy has positive effects on the quality of life. However, no effect on nasal obstruction was found with acoustic rhinometry which is an objective method.

5.
Miringoplasti sonrası korda timpani fonksiyon kaybının değerlendirilmesi
Evaluation of loss of the chorda tympani function after myringoplasty
Fazıl Emre Özkurt, Muhammed Fatih Evcimik, Bayram Uğurlu, Tarık Şapçı, Ali Okan Gürsel
PMID: 21762050  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.027  Sayfalar 204 - 209
Amaç: Miringoplasti uygulanan hastalarda ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası tat fonksiyon kaybı araştırıldı.
Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya Mayıs 2007 - Mayıs 2009 tarihleri arasında kronik otitis media tanısı konulan ve miringoplasti uygulanan 32 hasta dahil edildi. Miringoplasti uygulanması planlanan tüm hastalara ameliyat öncesinde ve ameliyattan iki hafta sonra bölgesel tat testi yapıldı. Ameliyat sonrası tat testinde veya anket formunda bozukluk tanımlayan hastalara ameliyat sonrası 6. ayda tekrar tat testi yapıldı ve anket formu dolduruldu.
Bulgular: Korda timpani hastaların 18’inde (%56.2) korundu, dokuzunda (%28.1) travmatize edildi, beşinde de (%15.7) tamamen kesildi. Toplamda 32 hastanın 10’unda (%31.2) ameliyat sonrası 2. haftada yapılan tat testinde bozukluk tespit edildi. On hastada tatlı ve tuzlu tat almada bozukluk, dokuz hastada acı tat almada bozukluk, iki hastada ekşi tat almada bozukluk saptandı. Altıncı ayda yapılan tat testinde 10 hastanın ikisinde tat testinde düzelme tespit edildi. Sekiz hastanın tat testindeki bozukluk o dönemde devam etmekteydi. Sekiz hastada tatlı ve tuzlu tat almada bozukluk, yedi hastada acı tat almada bozukluk, iki hastada ekşi tat almada bozukluk saptandı.
Sonuç: Korda timpani siniri kulak ameliyatlarında, ameliyatın bir komplikasyonu olarak zedelenebilmekte veya tamamen kesilebilmektedir. Sinirin cerrahi aletlerle ileri derecede travmatize edildiği durumlarda siniri kesmek ameliyat sonrası yakınma süresini azaltmaktadır.
Objectives: Loss of taste function was studied pre- and postoperatively in patients who underwent myringoplasty.
Patients and Methods: Thirty-two patients who were diagnosed with chronic otitis media and underwent myringoplasty between May 2007 and May 2009 were included in the study. Regional taste test was performed preoperatively and two weeks after the operation in all patients planned to undergo myringoplasty. For patients describing disturbance in the postoperative taste test or in the questionnaire form, the taste test was repeated at six months after the operation and the questionnaire form was completed.
Results: Chorda tympani was preserved in 18 patients (56.2%), traumatized in nine patients (28.1%), and cut completely in five patients (15.7%). Totally in 10 out of 32 patients (31.2%), an disturbance in the taste test was found at two weeks postoperatively. Sweetness/saltiness, bitterness, and sourness taste disturbances were found in 10, nine, and two patients, respectively. Improvements were identified in two out of 10 patients in the taste test performed at six months. The disturbances in the taste tests of eight patients continued to exist at that time. Sweetness/saltiness, bitterness, and sourness taste disturbances were found in eight, seven and two patients, respectively.
Conclusion: The chorda tympani nerve may be traumatized or completely cut as a complication of ear surgery. Sacrificing the nerve, where it is highly traumatized by surgical devices, reduces the duration of postoperative complaints.

6.
Montelukastın eşlik eden bronşiyal astımı bulunan nazal polipli hastaların yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Effect of montelukast on quality of life in subjects with nasal polyposis accompanying bronchial asthma
Zahide Mine Yazıcı, İbrahim Sayın, Eyüp Bozkurt, Fatma Tülin Kayhan
PMID: 21762051  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.028  Sayfalar 210 - 214
Amaç: Bu çalışmada bronşiyal astımlı nazal polipli hastaların tedavisine montelukast eklenmesinin yaşam kalitesine etkisi araştırıldı.
Hastalar ve Yöntemler: Kliniğimizde tedavi gören bronşial astımlı nazal polipli 30 ardışık hastanın semptomları ileriye dönük olarak değerlendirildi. Aspirin hipersensitivitesi ve mevsimsel alerjik riniti olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar montelukast tedavisi öncesinde ve tedaviye başlanmasından bir ve üç ay sonra rinosinüzit kısıtlılık ölçeğinin (RSKÖ) Türkçe versiyonu ve görsel analog ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da çalışma sırasında anti-lökotrien terapisiyle tedavi edilmelerine ilave olarak tüm hastalar rutin mazal steroid tedavilerini almaya devam etti. Çalışma sırasında tüm hastaların paranazal sinüs tomografileri çekildi. Hastalığın şiddetinin evrelenmesinde radyolojik skorlama sistemi olan Lund-Mackay evreleme sistemi kullanıldı.
Bulgular: Rinosinüzit kısıtlılık ölçeği puanlarında çalışma boyunca iyileşme oldu. Rinosinüzit kısıtlılık ölçeğinin fonksiyonel, emosyonel ve fiziksel alt skalaları ayrı ayrı karşılaştırıldı. Fakat 1. ve 3. aylardaki skorlar montelukast tedavisi öncesi skorlarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Çalışma süresince görsel analog ölçekte de istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü (p<0.01). Çalışma süresince Lund-Mackay radyolojik evreleme sisteminde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0.05).
Sonuç: Bu çalışma, montelukast tedavisinin eşlik eden bronşiyal astımı olan nazal polipli hastalarda nazal steroidlere ek olarak klinik yararı olabileceğini gösterdi.
Objectives: In this study we investigated the effect of adding montelukast to the treatment of nasal polyposis patients with bronchial asthma on quality of life.
Patients and Methods: Thirty consecutive subjects with nasal polyposis accompanying bronchial asthma treated in our clinic were prospectively evaluated. Subjects with aspirin hypersensitivity and seasonal allergic rhinitis were excluded. Patients were evaluated using the Turkish version of rhinosinusitis disability index (RSDI) and visual analog scores before the montelukast therapy, one and three months after the therapy started. It must be noted that in addition to being treated with anti-leukotriene therapy, all of these subjects continued to receive routine nasal steroid treatment. In all subjects paranasal sinus tomography scans were obtained during the study. Lund-Mackay staging system, which is a radiological scoring system, was used in the staging of the disease severity.
Results: Rhinosinusitis disability index scores improved during the study period. Functional, emotional and physical sub-scales of RSDI were compared separately. But 1st and 3rd month scores are not statistically significant when compared with scores previous to montelukast therapy (p>0.05). Visual analog scale also showed a statistically significant decrease during the study period (p<0.01). Lund-Mackay staging did not show a statistically significant difference during the study period (p>0.05).
Conclusion: This study showed that montelukast therapy might have a clinical benefit as an adjunct to nasal steroids in subjects with nasal polyposis accompanying bronchial asthma.

OLGU SUNUMU
7.
Larenks karsinomu nedeniyle boyun diseksiyonu yapılan olgularda rastlantısal tiroid karsinomu: Olgu sunumu
Incidental thyroid carcinoma found during surgery for laryngeal carcinoma: a case report
İbrahim Çukurova, Erdem Mengi, Murat Gümüşsoy, Aytekin Yaz, Yusuf Yalçın, Orhan Gazi Yiğitbaşı, Demet Etit
PMID: 21762052  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.029  Sayfalar 215 - 219
Larenks kanseri tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan olgularda boyun diseksiyonu spesimeninin histopatolojik incelemesinde larenks kanseri metastazı dışında tiroid metastazına da rastlanmaktadır. Ocak 2008 ve Temmuz 2010 tarihleri arasında kliniğimizde larenks kanseri tanısı konulan ve total veya parsiyel larenjektomi ve boyun diseksiyonu uygulanan 74 olgunun dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Parsiyel larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılan iki hastanın boyun diseksiyonu spesimeninde tiroid papiller karsinomu saptandı. Tamamlayıcı tedavi olarak total tiroidektomi uygulandı. Olguların ameliyat sonrası ortalama 9.5 aylık (dağılım 5-14 ay) izlemlerinde herhangi bir nüks veya metastaz ile karşılaşılmadı. Nadir görülmesine rağmen larenks kanserlerinde eşzamanlı tiroid kanseri olasılığı ve gereğinde tamamlayıcı bir cerrahiye gidilebileceği her zaman akılda bulundurulmalıdır.
At the histopathologic examination of neck dissection specimens of the patients who underwent surgical treatment with the diagnosis of laryngeal cancer, tyroid cancer metastases may also be detected in addition to laryngeal cancer metastases. Were retrospectively reviewed the files of 74 patients who were diagnosed with laryngeal cancer and underwent total or partial laryngectomy and neck dissection in our clinic between January 2008 and July 2010. Thyroid papillary carcinoma was found in neck dissection specimen of two patients who underwent partial laryngectomy and neck dissection. Total thyroidectomy was performed to complete the treatment. No recurrence or metastasis was found during the postoperative follow-up for an average of 9.5 months (range 5 to 14 months). Although it is a rare condition, the possibility of coexisting thyroid carcinoma in laryngeal cancer patients and the possible need for completion surgery when required should always be kept in mind.

8.
Nörofibromatozis tip 1 zemininde gelişen parotis bezi yerleşimli habis periferik sinir kılıfı tümörü olgusu
Malignant peripheral nerve sheath tumor in the parotid gland developed on the basis of neurofibromatosis type 1
Bora Başaran, Kadir Serkan Orhan, Beldan Polat, Özgür Mete, Nermin Başerer
PMID: 21762053  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.030  Sayfalar 220 - 224
Parotis bezi kökenli malign periferik sinir kılıfı tümörleri oldukça nadirdir. Olgular sporadik veya nörofibramotis tip 1 zemininde gelişebilir. Parotis bezinden köken alan neoplaziler genel olarak kolay palpe edilebilir ve masif karakterlidir. Tümör habis karakterde dahi olsa, tanı esnasında fasiyal paralizi görülme olasılığı çeşitli çalışmalarda %15 civarındadır. Halbuki sinirin kendisinden köken alan bir habis tümör, erken dönemde fasiyal paralizi yapmasına rağmen uzun bir süre fizik muayenede fark edilmeyebilir ve fasiyal paralizi etyolojisinde rol alan diğer neoplazi dışı hastalıklarla karışarak tanı ve tedavinin gecikmesine yol açabilir. Özellikle tip 1 nörofibromatozis olguları habis periferik sinir kılıfı tümörü gelişimi açısından yüksek riskli olgulardır. Bu yazıda nörofibromatozis tip 1 zemininde gelişen bir habis periferik sinir kılıfı tümörü olgusu bildirilmiştir.
Malignant peripheral nerve sheath tumors arising from the parotid gland are very rare. They can develop as sporadic cases, or on the basis neurofibromatosis type 1. Tumors originating from the parotid gland are generally easy to palpate and have a solid characteristic. Even if the tumor is malignant in character, the incidence of facial paralysis at the time of diagnosis is around 15% in various studies. However, a malignant tumor originating from the nerve itself may not be noticed during the physical examination for a long period time although it cases facial paralysis and may be mistaken with other non-neoplastic diseases involved in the etiology of facial paralysis leading to a delay in the diagnosis and treatment. Especially patients with type 1 neurofibromatosis have a great tendency to develop malignant peripheral nerve sheath tumors. In this article a case of malignant peripheral nerve sheath tumor developed on the basis of neurofibromatosis type 1 was reported.

9.
Baş-boyun bölgesinin nadir bir tümörü olarak primer bukkal ekstraskeletal Ewing sarkomu
Primary buccal extraskeletal Ewing’s sarcoma as a rare tumor of head and neck region
Mustafa Şahin, Raşit Midilli, Ali Veral, Taner Akalın
PMID: 21762054  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.031  Sayfalar 225 - 228
Ekstraskeletal Ewing sarkomu genelde alt ekstremite ve paravertebral bölgeyi etkileyen, baş-boyun bölgesinde çok nadir saptanan, mezenkimal kökenli malign bir yumuşak doku tümörüdür. Erken tanı ve ardından yapılacak cerrahi eksizyon ile kombine kemoterapi ve radyoterapi programı uygun tedavi yöntemi olacaktır. Bu yazıda, daha önce bu tümör için bildirilmemiş bir yerleşim yeri olarak bukkal bölgeden gelişmiş bir ekstraskeletal Ewing sarkomu olgusu, literatür bilgileri eşliğinde sunuldu. Yaklaşık üç aydır yanağında giderek artan ağrısız şişlik yakınması ile kliniğimize başvuran 23 yaşında erkek olgunun fizik muayenesinde sol maksiller bölgede bukkal yumuşak doku içerisinde, yaklaşık olarak 5x3 cm boyutlarında düzgün sınırlı, lastik kıvamında, ağrısız, yarı mobil bir kitle saptandı. Kitle genel anestezi altında eksize edildi. Ameliyat sonrası 11 aylık takip sürecinde lokal nüks veya uzak metastaza ait bulguya rastlanmadı.
Extraskeletal Ewing’s sarcoma is a mesenchymal malign soft tissue tumor which generally affects the lower extremities and paravertebral region and is very rarely seen in the head and neck area. Early diagnosis and chemotherapy and radiotherapy program combines with surgical excision would be the appropriate treatment modality. In this article we present a case of extraskeletal Ewing’s sarcoma which arised from the buccal area as an unusual localization together with information from the literature. In the physical examination of a 23-year old male patient who admitted to our clinic with a complaint of painless mass on his cheek which had been increasingly growing for approximately three months, a painless semi-mobile mass of approximately 5x3 cm in size with regular borders and elastic consistency was found within buccal soft tissue in the left maxillary area. The mass was excised under general anesthesia. No local recurrences or findings of distant metastases were observed during the 11-month postoperative follow-up.

10.
Trakeal paraganglioma: Olgu sunumu
Tracheal paraganglioma: a case report
Ayşegül Batıoğlu Karaaltın, Mehmet Veli Karaaltın, İlker Ersözlü, Harun Cansız
PMID: 21762055  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.032  Sayfalar 229 - 233
Paragangliomalar ekstra-adrenal kromafin hücrelerden köken alan nöroendokrin tümörlerdir. Trakea ise paragangliomalar için alışılmadık bir bölgedir. Yirmi dokuz yaşında bir kadın hasta tekrarlayan hemoptizi ve dispne yakınmaları ve trakea arka duvarında, daha sonra paraganglioma tanısı konan 1.5x1.3 cm’lik bir kitleyle kliniğimize başvurdu. Bu yazıda, trakeanın nadir bir bening tümörü olan trakeal paragangliomaya ilişkin 11. olgu sunuldu ve medikal literatür gözden geçirildi.
Paragangliomas are neuroendocrine tumors that originate from extra-adrenal chromaffin cells. The trachea is an unusual site for paragangliomas. A 29-years-old female was admitted to our clinic with complaints of recurrent hemoptysis and dyspnea, and a 1.5x1.3 cm mass in the posterior wall of the trachea, which was subsequently diagnosed as a paraganglioma. In this report, we presented the 11th case of tracheal paraganglioma, a rare benign tracheal tumor, and reviewed the medical literature.

11.
Dilin ancient schwannoması: Olgu sunumu
Ancient schwannoma of the tongue: a case report
Suat Bilici, Meltem Akpınar, Özgür Yiğit, Feray Günver
PMID: 21762056  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.033  Sayfalar 234 - 236
Kırk beş yaşında erkek hastada dilin sol tarafında, artikülasyon ve yutma bozukluğuna neden olan ve dilin uç kısmından arkaya doğru uzanan submukozal şişlik vardı. Submukozal yerleşimli ve 3x2x1.5 cm boyutlarındaki lezyon lokal anestezi altında total olarak eksize edildi. Bu yazıda, dilin bir ancient schwannoma olgusu sunuldu. Ancient schwannoma oldukça nadir görülmesine rağmen dil lezyonlarının ayırıcı tanısında akılda tutulmalıdır.
A 45-year-old male patient had left sided submucosal swelling extending backwards from the tip of the tongue disturbing articulation and swallowing. Submucosally located lesion was 3x2x1.5 cm in size and totally excised under local anesthesia. In this article, we present a case of ancient schwannoma of tongue. Although a very rare entity, ancient schwannoma should be considered in differential diagnosis of tongue lesions.

12.
Tinnitus ve tek taraflı baş ve boyun ağrısına neden olan ilerleyici karotis arter diseksiyonu
Progressive carotid artery dissection causing tinnitus and one-sided head and neck pain
Ömer Karadaş, İlker Hüseyin İpekdal, Ali Meteoğlu, Levent Hakan Gül
PMID: 21762057  doi: 10.5606/kbbihtisas.2011.034  Sayfalar 237 - 240
Kırk yaşından genç insanlarda inmenin en önemli nedenlerinden olan karotis arter diseksiyonu, travma sonucunda olabileceği gibi kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Olguların %85’inde inme, geçici iskemik atak, amorozis fugaks gibi merkezi nörolojik belirtiler görülmekle birlikte geri kalan hastalarda baş ağrısı ve kraniyal sinir felçleri ile karşılaşılmaktadır. Bu yazıda, sol kulakta çınlama ve aynı taraflı baş boyun ağrısı yakınmasına ile birlikte ilerleyici karotis arter diseksiyonu olan 35 yaşında genç bir erkek olgu sunuldu. Hasta, karotis arter diseksiyonu tanısıyla kliniğe yatırıldı ve serebral anjiyografi (SA) planlandı. Ertesi gün yapılan SA’da diseksiyon alanına üç adet stent yerleştirildi. On gün boyunca klinikte takip edilen hastanın tüm yakınmalarında düzelme izlendi. Hasta üç ay sonra kontrole gelmek üzere sağlıklı bir şekilde taburcu edildi.
Carotid artery dissection, one of the most common causes of stroke in patients younger than 40 years of age, may develop spontaneously or after trauma. In 85% of cases, central neurological signs such as stroke, transient ischemic attack and amarozis fugax are seen, while headache and cranial nerve paralysis can be the presenting symptoms in the rest of cases. In this case report, a 35-year of age young male patient who had a progressive carotid artery dissection accompanied by complaints of left sided tinnitus and ipsilateral head and neck pain. The patient was admitted to the clinic with the diagnosis of carotid artery dissection and cerebral angiography (CA) was planned. During the CA performed the day after, three stents were placed in the dissection area. Improvement was observed in all complaints of the patient who was followed up in the clinic for 10 days. The patient was discharged in a healthy condition to return after three months for a control.

LookUs & Online Makale