E-ISSN 2602-4837
Tr-ENT: 26 (6)

Cilt: 26  Sayı: 6 - 2016

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Baş boyun bölgesi rekonstrüksiyonunda kulak burun boğaz uzmanlarınca mikrovasküler serbest doku fleplerinin kullanımı: 65 fleplik seri
The use of microvascular free flaps in head and neck reconstruction performed by the otorhinolaryngologists: a series of 65 flaps
Bora Başaran, Selin Ünsaler, İsmet Aslan
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.85550  Sayfalar 317 - 324
AMAÇ: Bu çalışmada majör baş-boyun cerrahisi sonrası, kulak burun boğaz uzmanlarınca mikrovasküler serbest doku flebi ile rekonstrüksiyon yapılan hastalarda flep başarı oranları ve hasta morbiditesi araştırıldı.
YÖNTEMLER: Eylül 2012 - Ağustos 2016 tarihleri arasında kliniğimizde ameliyat edilen toplam 63 hastanın (32 kadın, 31 erkek; ort. yaş 47.9±12.5 yıl; dağılım 20-71 yıl) tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Serbest doku flebi seçimindeki endikasyonlar, başarı oranları, revizyon ve reeksplorasyon gereksinimleri; flep kaybı, morbidite ve mortalite nedenleri değerlendirildi.
BULGULAR: Altmış beş mikrovasküler serbest doku flebinin 37’si (%56.9) radyal ön kol, 23’ü (%35.4) fibula ve beşi (%7.7) rektus abdominis flebi idi. Toplam 65 flebin üçü kaybedildi, buna göre genel flep başarı oranı %95.4 idi. Kaybedilen üç flep dışında, 13 hastada ameliyat sonrası 48 saat içinde ameliyathanede reeksplorasyon yapıldı (n=16, %24.6). Hiçbir hastada donör sahada kalıcı majör sekel gelişmedi.
SONUÇ: Kulak burun boğaz uzmanı açısından bakıldığında, mikrovasküler tekniğe hakim olunması ve elde edilen başarılı cerrahi sonuçlar, rekonstrüksiyonda esneklik ve dolayısıyla da ablatif cerrahi sırasında da güvenli rezeksiyon rahatlığı sağladığı gözlemlendi.
OBJECTIVE: This study aims to assess the success rate of surgery and postoperative morbidity in patients who underwent major head and neck surgery with reconstruction by microvascular free flaps performed by otolaryngologists.
METHODS: We retrospectively analyzed the medical records of 63 patients (31 males, 32 females; mean age 47.9±12.5 years; range 20-71 years) operated in our clinic between September 2012 - August 2016. The indications of reconstruction by free flap, success rates, need for revision and reexploration, reasons of flap failure, morbidity and mortality were evaluated.
RESULTS: Thirty-seven (56.9%) of the 65 microvascular free flaps were radial forearm; 23 flaps (35.4%) were fibula and five flaps (7.7%) were rectus abdominis. Three of the total 65 flaps ended up in failure; accordingly the success rate was 95.4%. Except for these three failure cases, an urgent reexploration was performed on 13 patients in the first postoperative 48 hours (n=16, %24.6). No permanent major sequel was observed in any of the patients.
CONCLUSION: From the otolaryngologists’ point of view, we observed that performing microvascular surgery and the successful surgical results not only gives the flexibility in reconstruction but also provides safer resection during ablative surgery.

2.
Alt konka cerrahisinde radyofrekans ablasyon ile mikrodebrider redüksiyonunun burun fizyolojisi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Comparison of the effects of radiofrequency ablation and microdebrider reduction on nasal physiology in lower turbinate surgery
Arda Pelen, Muhammet Tekin, Gul Ozbilen Acar, Osman Ilkay Özdamar
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.26964  Sayfalar 325 - 332
AMAÇ: Bu çalışmada alt konka cerrahisinde radyofrekans ablasyon ve mikrodebrider redüksiyon yöntemlerinin nazal fizyoloji üzerine etkileri karşılaştırıldı.
YÖNTEMLER: Ocak 2009 ve Mart 2010 tarihleri arasında alt konka hipertrofisi tanısı konulmuş ve burun tıkanıklığı yakınması olan 40 hasta randomize olarak radyofrekans (grup 1, n=20) ya da mikrodebrider (grup 2, n=20) ile tedavi edilmek üzere iki gruba ayrıldı. Burun tıkanıklığı, alt konka hipertrofisinin derecesi ve diğer semptomlar subjektif burun tıkanıklığı skalası ve anterior rinoskopi ile ameliyat öncesi ve cerrahi girişim sonrasındaki üçüncü gün, yedinci gün, dördüncü hafta ve sekizinci haftalarda incelendi.
BULGULAR: Subjektif nazal obstrüksiyon ölçeği (SNOS) skorlarına dayanarak grup 2’deki hastalarda grup 1’deki hastalardan daha fazla semptomatik iyileşme vardı (p<0.01). Dekonjestan uygulamadan yapılan akustik rinometri (ARM) ölçümlerinde, ameliyat sonrası MCA1 (Minimum Kesitsel Alan/cm2 1) ve Vol 1 (Hacim/cm3 1)’de önemli değişiklikler olmazken MCA2 (Minimum Kesitsel Alan/cm2 2) ve Vol 2 (Hacim/cm3 2)’de belirgin artış görüldü (p<0.01). Akustik rinometri ve anterior rinoskopi (AnR) parametreleri ile ilişkili olarak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05).
SONUÇ: Nazal fizyolojiyi bozmadan yeterli havayolu pasajı sağlayan radyofrekans ablasyon ve mikrodebrider redüksiyon yöntemlerinin her ikisinin sonuçlarına dayanılarak; bu yöntemler minimal invaziv, kolay anlaşılır ve emniyetli yöntemler olarak kabul edilebilir.
OBJECTIVE: This study aims to compare the effects of radiofrequency ablation and microdebrider reduction in lower turbinate surgery on nasal physiology.
METHODS: Between January 2009 and March 2010, 40 patients with the complaint of nasal obstruction, who were diagnosed with lower turbinate hypertrophy, were randomly assigned into two groups to undergo either radiofrequency (group 1, n=20) or microdebrider (group 2, n=20) treatments. Nasal obstruction, the grade of turbinate hypertrophy and other symptoms were evaluated with subjective nasal obstruction scale and anterior rhinoscopy before the operation, and three days, seven days, four weeks, and eight weeks after the surgical intervention.
RESULTS: The patients in group 2 had a significantly greater symptomatic improvement based on subjective nasal obstruction scale (SNOS) scores than the patients in group 1 (p<0.01). Acoustic rhinometry (ARM) measurements without decongestant application showed significant increase in postoperative MCA2 (Minimum Cross-sectional Area/cm2 2) and Vol 2 (Volume/cm3 2) (p<0.01), while there was no significant change in MCA1 (Minimum Cross-sectional Area/cm2 1) and Vol 1 (Volume/cm3 1). There was no statistically significant difference between the two groups with respect to ARM and anterior rhinoscopy (AnR) parameters (p>0.05).
CONCLUSION: Based on these results, both radiofrequency ablation and microdebrider reduction may be considered as minimally invasive, straightforward, and reliable methods that provide sufficient airway passage without disruption of the nasal physiology.

3.
Ani işitme kaybında ilk üç günün ve diğer tanı göstergelerinin önemi
The importance of the first three days and other diagnostic indicators in sudden hearing loss
Gökhan Tüzemen, Fikret Kasapoğlu, Ibrahim Hızalan, Metin Yüksel Akyıldız
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.66915  Sayfalar 333 - 341
AMAÇ: Bu çalışmada ani sensörinöral işitme kayıpları için kullanılan farklı tedavi yöntemleri karşılaştırıldı, prognostik faktörler belirlendi ve özellikle prognozun ilk üç gününde tedaviye başlamanın önemi araştırıldı.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada Ocak 1995 - Aralık 2008 tarihleri arasında kliniğimizde tedavi edilen 213 hastanın dosyaları incelendi. Çalışma kriterlerini karşılayan toplam 155 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma grupları prognostik ve odyometrik faktörlere göre sınıflandı.
BULGULAR: Tedavi seçeneklerinin etkililiği ile ilgili olarak, tıbbi terapiye ek olarak karbojen ile tedavi edilen hastalarda tedavi sonrası odyometrik iyileşme diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha iyiydi (p=0.018). Başvuru sırasında hasta özellikleri açısından baş dönmesi, odyogramda alçalan eğri ve ciddi işitme kaybı tedavinin başarısını olumsuz etkilerken, hafif işitme kaybı ve odyogramda yükselen eğrinin varlığı tedavi için olumlu bir etkiye sahiptir. İlk üç gün içinde başvuran hastalarda iyileşme oranı daha yüksekti (p=0.005).
SONUÇ: Tedaviye ilk üç gün içinde başlamanın ve konvansiyonel tıbbi tedaviye karbojenin eklenmesinin tedavinin sonucunu iyileştirebileceği gözlendi.
OBJECTIVE: This study aims to compare different therapy methods used for sudden sensorineural hearing losses, to determine the prognostic factors and particularly to investigate the importance of starting the therapy within the first three days of the prognosis.
METHODS: Between January 1995 and December 2008, the files of 213 patients who were treated in our clinic were reviewed. A total of 155 patients who met the inclusion criteria were included in the study. The study groups were classified according to the prognostic and audiometric factors.
RESULTS: With regard to the effectiveness of treatment options, post-treatment audiometric improvement was significantly better in the patients treated with carbogen in addition to the medical therapy compared to the other groups (p=0.018). In terms of the patient characteristics at the time of admission, having vertigo, presence of a descending type audiogram curve and severe hearing loss affected the success of treatment negatively, while mild hearing loss and presence of an ascending type audiogram curve had a positive effect. The recovery rate was higher in patients who were admitted within the first three days (p=0.005).
CONCLUSION: It was found that starting the therapy within the first three days and adding the carbogen to the conventional medical treatment may improve the outcome of the treatment.

4.
Temporal kemik osteomlarında tedavi yaklaşımları
Treatment approaches to temporal bone osteomas
Hasan Hüseyin Arslan, Mert Cemal Gökgöz, Süleyman Cebeci, Hamdi Taşlı
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.08522  Sayfalar 342 - 347
AMAÇ: Bu çalışmada temporal kemik osteomlarında tümörün yerleşim yeri ve boyutu ile ilişkili hastanın yakınmalarına göre yapılan tedavi yaklaşımları değerlendirildi.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde Ocak 2005 - Nisan 2016 tarihleri arasında temporal kemik osteomu tanısıyla takip ve tedavi edilen 23 hastanın (16 erkek, 7 kadın; ort yaş 28.6 yıl; dağılım 14-69 yıl) demografik verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, klinik özellikleri (semptomlar, tümör boyutu ve yerleşim yeri), tedavi yaklaşımları ve ameliyat sonrası sonuçları hasta dosyalarından elde edildi. Tümörün ve hastaların özelliklerine göre seçilen tedavi yöntemleri analiz edildi.
BULGULAR: Osteomun en yaygın yerleşim yeri dış kulak yolu (%66), takiben mastoid kemik (%21) ve orta kulak boşluğu (%13) idi. Osteom 23 hastanın beşinde rastlantısal olarak tespit edildi. Tedavi yaklaşımları; hastada semptom varlığı, boyut ve yerleşim yerine göre belirlendi.
SONUÇ: Asemptomatik hastalarda fizik muayene ve periyodik takip önerilmektedir. Semptomatik hastalarda ise tümörün yerleşim yeri ve boyutuna göre uygun cerrahi yaklaşımla eksizyonu gerekir.
OBJECTIVE: This study aims to evaluate treatment approaches in relation to the localization, size and symptoms of temporal bone osteoma according to the complaints of the patient.
METHODS: We retrospectively reviewed the records of 23 patients (16 males, 7 females; mean age 28.6 years; range 14-69 years) followed up with the diagnosis of temporal bone osteoma at our clinic between January 2005 and April 2016. We obtained the demographic features, clinical presentations (symptoms, location and size of the tumors), treatment approaches and postoperative outcomes of the patients from patients file. Treatment approaches were analyzed according to the characteristics of patients and of the tumor.
RESULTS: The most common localization of osteomas was external auditory canal (66%), followed by mastoid bone (21%) and middle ear cavity (13%). The osteoma was detected incidentally in five patients out of 23. Treatment approaches were determined according to the presence of symptoms, size and localization of tumors.
CONCLUSION: Physical examination and periodic follow-up is recommended in asymptomatic patients. In symptomatic patients, surgical resection is needed with an appropriate surgical approach based on the location and size of the tumor.

5.
Rinoplastilerin kompleksitelerinin, zorluğu artıran faktörlere göre analizi, sınıflandırılması ve uygun onarımları
Analyses and classification of complexities in rhinoplasties based on factors increasing the difficulty and their appropriate reconstruction
Aret Çerçi Özkan, Ahmet Mert Bilgili, Erdem Güven
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.69077  Sayfalar 348 - 355
AMAÇ: Bu çalışmada rinoplastiyi zorlaştıran faktörlerin ve uygun onarımlarının sınıflandırılması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Nisan 2002 - Aralık 2014 tarihleri arasında özel kliniğimizde rinoplasti ameliyatı olan 103 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda zorluk derecesini etkileyen en önemli ayıraç daha önce geçirilmiş ameliyatlara bağlı olarak burundaki kemik ve kıkırdak yapıların deriye ve mukozaya yapışıklığıydı. Kemik ve kıkırdak yapıların çeşitli kısımlarında yapısal eksikliklerin bulunması çok ileri derecede septum deviyasyonu varlığı, alt ve üst yan kıkırdaklardaki asimetriler, kırık deformiteleri veya geçirilmiş travmaya bağlı kemik kompresyonları, derinin kalitesi, kalınlığı ve hastanın yaşı da rinoplastinin zorluk derecesini etkileyen diğer kriterler idi. Karşılaşılan bu zorlayıcı faktörler göz önünde bulundurularak kompleksiteyi belirleyen ve bunların uygun onarımlarını öneren yeni bir sınıflandırma ile zorluk katsayısı tablosu oluşturuldu.
BULGULAR: Zorluk katsayıları toplamı 1-3 arasında olan rinoplastiler az kompleks, 4-6 arasında olanlar orta kompleks, >7 olanlar ise çok kompleks rinoplastiler olarak kabul edildi.
SONUÇ: Zorluk katsayısının hesaplanması ameliyatın zorluk derecesinin objektif biçimde tespitini sağlar. Onarım planları, olası ameliyat süresi, ameliyat öncesi hazırlıklar, kullanılması düşünülen tüm greft ve malzemeler zorluk katsayısına göre ön görülebilir. Cerrah kendi deneyiminin yeterli olup olmayacağını zorluk katsayısına göre test edebilir. Cerrahi riskler zorluk katsayısı ışığında değerlendirilip hasta ile paylaşılabilir.
OBJECTIVE: This study aims to classify the factors that make rhinoplasty difficult and appropriate reconstruction of it.
METHODS: We retrospectively evaluated the records of 103 patients who underwent rhinoplasty at our private clinic between April 2002 and December 2014. The most important reagent affecting the degree of difficulty in our study was the adhesion of the bone and cartilaginous structures to the skin and mucosa, as an outcome of on previous operations. Structural deficiencies in various parts of bone and cartilaginous structures, presence of septum deviation at a very advanced level, asymmetries in the lower and upper lateral cartilages, fracture deformities or trauma-related bone compressions, skin quality and thickness and the age of the patient were other criteria that affected the degree of difficulty of rhinoplasty. Taking these compelling factors into consideration, a difficulty coefficient table was set up with a new classification that determines complexity and suggests appropriate reconstructions.
RESULTS: The total of difficulty coefficients of rhinoplasties between 1-3 were considered to be less complex, those between 4-6 as intermediate complex and those being >7 as very complex rhinoplasty.
CONCLUSION: Calculation of the difficulty coefficient provides objective determination of the degree of difficulty of the operation. Reconstruction plans, probable duration of surgery, preoperative preparations, all grafts and materials considered for use may be predicted according to the difficulty coefficient. The surgeon can test whether his or her experience is sufficient or not according to the difficulty coefficient. Surgical risks can be assessed in the light of the difficulty coefficient and shared with the patient.

OLGU SUNUMU
6.
Total tiroidektomi sonrası geçici iki taraflı vokal kord felci
Transient bilateral vocal fold paralysis after total thyroidectomy
Alexander Edward Sy Dy, José Florencio Fabella Lapeña
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.43077  Sayfalar 356 - 359
Vokal kord felci, tiroidektominin ciddi bir komplikasyonu olmakla birlikte sağlık hizmeti sunucuları için endişe vericidir ve potansiyel olarak hasta ve ailesi için felaket olabilir. Elli altı yaşında bir kadın hasta sıkıştırıcı semptomları olan geniş bir guatr için rutin tiroidektomi ve boyun diseksiyonundan hemen sonra iki taraflı vokal kord felci ile başvurdu. Hasta vokal kord hareketinin tamamen iyileşmesi ile ertesi gün ekstübe edildi. Bu yazıda vokal kord felci nedenleri için cerrahi, metabolik ve anestetik faktörler dahil olmak üzere olası açıklamalar tartışıldı.
Vocal fold paralysis is a serious complication of thyroidectomy that is worrisome for health providers and potentially disastrous for the patient and family. A 56-year-old woman presented with bilateral vocal fold paralysis immediately after routine thyroidectomy and neck dissection for a large goiter with compressive symptoms. She was extubated the next day with full recovery of vocal fold motion. We discuss possible causes of vocal fold paralysis, including surgical, metabolic and anesthetic factors.

7.
Aşırı ilerlemiş otosklerozda koklear implantasyon: Dört olguluk seri
Cochlear implantation in far advanced otosclerosis: series of four cases
İsmail Yılmaz, M. Volkan Akdoğan, Fulya Özer, Haluk Yavuz, Cabbar Çadırcı, Levent N. Özlüoğlu
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.37541  Sayfalar 360 - 365
Bu yazıda aşırı ilerlemiş otoskleroz nedeniyle koklear implantasyon uygulanan dört hasta sunuldu. Ameliyat öncesi değerlendirmeler, ameliyat sırasındaki bulgular, komplikasyonlar ve ameliyat sonrası faydalar incelendi. Koklear implantasyon aşırı ilerlemiş otosklerozlu hastaların rehabilitasyonunda mükemmel işitsel sonuçlar sunan bir tedavi seçeneğidir. Fakat koklaer implantasyon sonrası fasiyal sinir uyarımı otosklerozlu hastalarda daha sık görülmektedir. Ayrıca, otosklerozlu hastalarda koklear ossifikasyon ve istikrarsız sonuçlar açısından da dikkatli olunmalıdır.
In this article, we present four patients who underwent cochlear implantation due to far advanced otosclerosis. Preoperative evaluations, intraoperative findings, complications, and postoperative benefits were analyzed. Cochlear implantation is a treatment option providing excellent audiological results for rehabilitation of patients with far advanced otosclerosis. However, facial nerve stimulation after cochlear implantation is observed more frequently in patients with otosclerosis. Also, caution should be paid in patients with otosclerosis in terms of cochlear ossification and inconsistent results.

8.
Alt konka tutulumu gösteren B-hücreli non-Hodgkin lenfoma: Olgu sunumu
B-cell non-Hodgkin’s lymphoma with the involvement of inferior turbinate: a case report
Hasan Çetiner, Erol Keleş, Gülşah Kaygusuz, Yavuz Sultan Selim Yıldırım, Duygu Kankaya
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.26879  Sayfalar 366 - 370
Non-Hodgkin lenfoma baş ve boyunun ekstranodal bölgesinde tutulum yapabilen önemli bir malign hastalıktır. Bu bölgede bulunduğunda spesifik bir belirti vermez. Şişlik, ağrı ve ülserasyon önemli klinik bulgulardır. Bu makalede, yaklaşık bir yıldır burun tıkanıklığı, horlama, baş ağrısı yakınmaları olan, endoskopik nazal muayenesinde sağ alt konka kaynaklı bir kitle tespit edilen ve endoskopik yaklaşımla kitlesi cerrahi olarak çıkarılan ve histopatolojik olarak B hücreli non-Hodgkin lenfoma tanısı konulan 57 yaşında erkek hasta sunuldu.
The non-Hodgkin’s lymphoma is a significant malignant disease that can involve in the extranodal region of the head and neck. It does not show any specific symptoms when it resides in this region. Swelling, pain and ulceration are important clinical findings. In this article, we report a 57-year-old male patient diagnosed with B cell non-Hodgkin’s lymphoma by histopathologic examination, who had nasal blockage, snoring and headache complaints for one year, whose endoscopic nasal examination revealed a mass arising from the right inferior turbinate and the mass was removed surgically by endoscopic approach.

DERLEME
9.
Alerjik rinitin değişken prevalansı ve prevalansı etkileyen risk faktörleri
Variable prevalence of allergic rhinitis and risk factors affecting the prevalence
Öner Özdemir, Bahri Elmas
doi: 10.5606/kbbihtisas.2016.97059  Sayfalar 371 - 382
Alerjik rinit burunda akıntı, hapşırık, kaşıntı ve tıkanıklık, sıklıkla konjonktival enjeksiyon ve gözde kaşınmayla karakterize olan burun mukozasının kronik enflamasyonu olarak tanımlanmaktadır. Çocukluk çağı alerjik rinit prevalansı dünya çapında hızlı bir artış göstermektedir. Ancak bölgeler arasında bariz farklar vardır, bu da alerjik rinitin gelişiminde değişen genetik ve çevresel etkenlere işaret etmektedir. Bölgesel bu fark, genetik yatkınlık yanında çevresel ve davranışsal faktörlerin hızlı değişimiyle meydana gelen ‘Batı tarzı diyet’ ve ‘Batılı yaşam tarzı’ ile esas olarak ilişkili bulunmuştur. Alerjik rinit gelişimine yol açan bazı ana ve potansiyel risk faktörleri halen net olarak bilinmemektedir. Bu derlemede, çoğu iyi bilinen ve bazı yeni ortaya çıkmış risk faktörleri son literatür verileri ışığında tartışılacaktır.
Allergic rhinitis is described as a chronic inflammation of the nasal mucosa causing rhinorrhea, sneezing, nasal congestion and itching, often characterized with conjunctival injection and ocular itching. The prevalence of pediatric allergic rhinitis has recently shown a sharp increase throughout the world. However, there are significant differences among the regions, thus indicating to the influence of varying genetic and environmental factors upon the development of allergic rhinitis. This regional difference is mainly related to the ‘western diet’ and ‘western lifestyle’, with its swift changes in environmental and behavioral factors, besides a genetic predisposition. Some main and potential risk factors contributing to the development of allergic rhinitis are still unclear. In this review, we discuss mostly well known and some emerging new risk factors in the light of recent literature.

LookUs & Online Makale